Çekirdek'in Köşesi
Ekim 2026
Dünyanın Nükleer Gündemine Bir Uzman Bakışı
Dünyanın ve Türkiye'nin nükleer enerji gündemine bir uzman bakışı
Eylül ayını geride bırakırken nükleer enerji dünyasında birbirinden oldukça farklı görünen çok sayıda gelişme yaşandı.
Bir tarafta yeni nükleer santral projeleri ilerledi. Bir tarafta küçük modüler reaktörler için yeni ortaklıklar kuruldu. Amerika Birleşik Devletleri'nde nükleer düzenleme sisteminin yeniden tasarlanması gündeme geldi. Avrupa'da yeni reaktör projeleri için sözleşme görüşmeleri ilerledi. Nükleer yakıt tarafında ise uranyum zenginleştirme ve daha yüksek zenginlikte yakıt kullanımı konusunda önemli adımlar atıldı.
Türkiye açısından ise Eylül ayının en dikkat çekici gelişmelerinden biri Akkuyu'nun artık yalnızca bir "inşaat projesi" olmaktan çıkıp devreye alma ve işletmeye geçiş aşamasına yaklaşmasıydı.
Peki bütün bunlar bize ne söylüyor?
Gerçekten yeni bir nükleer çağ mı başlıyor?
Yoksa son yıllarda sıkça gördüğümüz gibi, büyük açıklamalar ile gerçek projeler arasındaki mesafe hâlâ oldukça uzun mu?
Bu ay Çekirdek'in Köşesi'nde tam olarak bu sorunun peşine düşüyoruz.
Eylül ayında yaşanan gelişmelere tek tek baktığımızda birbirinden bağımsız haberler görüyoruz.
Ancak bu haberleri birlikte değerlendirdiğimizde çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor:
Nükleer enerji artık yalnızca reaktör inşa etme konusu olarak ele alınmıyor.
Yakıt tedariki, zenginleştirme kapasitesi, ileri reaktör teknolojileri, düzenleyici altyapı, sanayi kapasitesi, finansman, insan kaynağı ve elektrik şebekesi aynı denklem içerisinde değerlendirilmeye başlanıyor.
Bu değişim özellikle ABD ve Avrupa'da oldukça belirgin.
ABD'de NRC, Eylül ayında nükleer reaktör düzenlemelerinde geniş kapsamlı bir dönüşüm önerdi. Kurum 11 Eylül'de nükleer reaktör düzenlemelerinin kapsamlı biçimde yeniden ele alınmasını öngören bir teklif yayımladı; aynı ay yeni reaktör lisanslama yolları ve gelişmiş reaktörler konusunda da çalışmalar yürütüldü.
Buradaki temel mesele "düzenlemeyi gevşetmek" olarak okunmamalı.
Asıl mesele şu:
Geleneksel büyük reaktörler için oluşturulmuş bir düzenleyici sistem, yüzlerce veya binlerce aynı tip reaktörün üretileceği yeni bir SMR dünyasına nasıl uyarlanacak?
Bu soru yalnızca ABD'nin değil, nükleer enerjiye yeniden yönelen bütün ülkelerin sorusu.
Eylül ayında Avrupa'daki gelişmeler bu açıdan özellikle dikkat çekiciydi.
Polonya, ülkenin ilk nükleer güç santrali için Westinghouse-Bechtel konsorsiyumu ile yürütülen mühendislik, tedarik ve inşaat sözleşmesi görüşmelerinde önemli bir aşamaya geçti.
Taraflar EPC sözleşmesinin temel ticari ve hukuki şartları üzerinde anlaşmaya vardı ve görüşmelerin yıl sonuna kadar tamamlanması hedefleniyor. Projenin temelinde üç adet AP1000 reaktörü bulunuyor.
Bu haberin asıl önemi yalnızca Polonya'nın nükleer santral yapacak olması değil.
Çünkü nükleer projelerde gerçek ilerleme, çoğu zaman "santral yapılacak" açıklamasından çok daha sonra başlıyor.
Bu nedenle Polonya örneğinde sözleşme görüşmelerinin somut bir aşamaya gelmesi, siyasi bir niyet açıklamasından daha anlamlı bir göstergedir.
Nükleer projelerin gerçek testi, açıklanma aşamasında değil; sözleşme, finansman ve inşaat aşamasında başlar.
Eylül ayında Çin'den gelen gelişmeler ise başka bir gerçeği gösterdi.
Çin'in Changjiang sahasındaki üçüncü ünite Eylül ayında ticari işletmeye geçti. Ünite Ağustos 2026'da şebekeye bağlanmıştı; Eylül ayında ticari işletme aşamasına ulaştı.
Aynı sahadaki dördüncü ünitede ise soğuk fonksiyon testleri Eylül ayında tamamlandı.
Çin'in nükleer programındaki asıl avantajın yalnızca teknoloji olmadığı burada tekrar görülüyor.
Çin'in avantajı, nükleer teknolojiyi seri üretim ve seri inşaat kapasitesiyle birleştirebilmesi.
Bu çok önemli.
Çünkü nükleer enerji tartışmalarında sık sık "hangi reaktör daha iyi?" sorusuna odaklanıyoruz.
Oysa uzun vadede başka bir soru daha önemli olabilir:
Hangi ülke aynı tasarımı daha hızlı, daha düşük belirsizlikle ve daha öngörülebilir maliyetle inşa edebiliyor?
Nükleer enerji açısından önümüzdeki dönemin rekabeti biraz da burada yaşanacak.
Eylül ayının en hareketli başlıklarından biri de küçük modüler reaktörlerdi.
İsveç'te Studsvik, GE Vernova Hitachi ve Samsung C&T ile dört üniteli bir BWRX-300 projesini ilerletmek amacıyla stratejik ortaklık kurdu. Projenin mevcut lisanslı Studsvik sahası veya başka bir saha üzerinde geliştirilmesi değerlendiriliyor.
İngiltere'de ise BWRX-300 teknolojisine dayalı daha geniş bir filo planı gündemde.
SGE, üç sahada toplam 14 adet BWRX-300 kurmayı ve toplam yaklaşık 4,2 GW kapasite oluşturmayı öngören bir plan üzerinde çalışıyor. Şirket bu kapasitenin İngiltere'nin mevcut elektrik talebinin yaklaşık yüzde 11'ine denk gelebileceğini belirtiyor.
23 Eylül'de GE Vernova, Hitachi, Samsung C&T ve Polonya merkezli SGE arasında Avrupa'da BWRX-300 projelerinin geliştirilmesine yönelik bir mutabakat da imzalandı. ABD, Japonya, Güney Kore ve Polonya sanayilerinin aynı SMR platformu etrafında birleşmesi dikkat çekici.
Ancak burada bir parantez açmak gerekiyor.
Bir SMR projesi için ortaklık kurulması, o reaktörün ticari olarak kanıtlandığı anlamına gelmez.
Bir tasarımın gerçek anlamda ticari başarıya ulaşabilmesi için;
gerekiyor.
Dolayısıyla Eylül ayındaki gelişmeleri "SMR'ler artık hazır" şeklinde değil,
"SMR'ler artık fikir aşamasından sanayi ve tedarik zinciri aşamasına doğru ilerliyor"
şeklinde okumak daha doğru.
Bu ikisi arasında önemli bir fark var.
Nükleer enerji gündeminde reaktörler kadar dikkat çekmeyen ancak stratejik açıdan çok önemli bir başka alan var:
Yakıt.
Eylül ayında bu alanda üç gelişme özellikle dikkat çekti.
İlki, Cameco'nun ABD'de planlanan Paducah Laser Enrichment Facility'nin gelecekteki üretiminin tamamını satın almak üzere Global Laser Enrichment ile anlaşması oldu. Tesis, SILEX lazer zenginleştirme teknolojisini geliştirmeyi amaçlıyor.
İkinci gelişme, Centrus ile gelişmiş mikroreaktör üreticisi Radiant arasında HALEU tedarik anlaşması yapılmasıydı.
HALEU, yüzde 5 ile yüzde 20 arasında U-235 içeren yüksek analizli düşük zenginlikte uranyumu ifade ediyor ve birçok ileri reaktör tasarımı için önemli bir yakıt girdisi olarak görülüyor.
Üçüncü ve belki de daha dikkat çekici gelişme ise Framatome'un yüzde 5'in üzerinde U-235 zenginliğine sahip yakıtı mevcut bir ABD reaktörüne sağlayacak ilk ticari sözleşmeyi açıklaması oldu.
İlk teslimatın 2028'in başında yapılması planlanıyor.
Burada çok önemli bir teknik ayrım var.
Daha yüksek zenginlikte yakıt kullanmak, tek başına yeni bir reaktör teknolojisi anlamına gelmez.
Ancak daha yüksek yakıt zenginliği;
gibi konularda yeni olanaklar sağlayabilir.
Dolayısıyla Eylül ayında yakıt tarafında gördüğümüz gelişmeler bize şunu söylüyor:
Nükleer rönesans yalnızca reaktör fabrikalarında değil, zenginleştirme tesislerinde de yaşanmak zorunda.
Çünkü reaktör yapıp yakıtını güvence altına alamazsanız, enerji güvenliği sağlamış olmazsınız.
ABD'nin Eylül gündeminde NRC'nin düzenleme reformu da önemliydi.
NRC, 11 Eylül'de nükleer reaktör düzenlemelerinde kapsamlı bir değişiklik önerdi. Kurum aynı dönemde gelişmiş reaktör lisanslama yolları ve yeni reaktörlerin değerlendirilmesi üzerine çalışmalar yürüttü.
Bunun yanında ABD, Japonya ve Güney Kore arasında SMR'lerin üçüncü ülkelerde yaygınlaştırılmasını hedefleyen iş birliğinin uygulama planı da Eylül ayında açıklandı.
Aynı dönemde BWRX-300 için ABD, Japonya, Güney Kore ve Polonya şirketlerini bir araya getiren yeni bir Avrupa iş birliği ortaya çıktı.
Burada dikkat çekici olan şey, nükleer teknolojinin artık yalnızca bir enerji yatırımı olarak görülmemesi.
Nükleer teknoloji aynı zamanda bir sanayi politikası ve tedarik zinciri politikası haline geliyor.
Önümüzdeki yıllarda nükleer enerji alanındaki stratejik rekabetin önemli bir bölümü bu sorular üzerinden yürüyebilir.
İngiltere'de nükleer sektörde çalışanların sayısının 2026 yılında ilk kez 100 binin üzerine çıktığı açıklandı.
Nükleer sanayide çalışan sayısı 2021'de 61.371 iken 2026'da 102.606'ya yükseldi. Sektör son beş yılda yüzde 67 büyüdü.
Bu rakam yalnızca istihdam verisi olarak görülmemeli.
Nükleer enerji yatırımlarının önemli bir yan etkisi de sanayi kapasitesi ve insan kaynağı oluşturmasıdır.
Bir ülke nükleer santral kurduğunda yalnızca bir elektrik üretim tesisi satın almaz.
Aynı zamanda;
gibi çok geniş bir uzmanlık ekosistemine ihtiyaç duyar.
Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki mesele yalnızca "kaç reaktör kuracağız?" sorusu değildir.
Belki daha önemli soru şudur:
Bu reaktörleri 60 yıl boyunca güvenli ve verimli şekilde işletecek insan kaynağını nasıl oluşturacağız?
Türkiye açısından Eylül ayının en önemli gelişmesi hiç kuşkusuz Akkuyu'nun birinci ünitesinde devreye alma sürecinin ilerlemesiydi.
21 Eylül'de yayımlanan bilgilere göre Akkuyu 1, bir sonraki devreye alma ve çalıştırma öncesi test aşamasına hazırlanıyordu.
Reaktörün otomatik proses kontrol sisteminde 42 binden fazla bileşenin bulunduğu ve sistemin devreye alma hazırlıklarının sürdüğü bildirildi. Rosatom tarafı da yıl sonuna kadar lisans alınarak başlatma çalışmalarına geçilmesini hedeflediğini açıkladı.
Bu gelişmeyi doğru okumak gerekiyor.
Akkuyu artık yalnızca "inşaat devam ediyor" aşamasında değil.
2026 boyunca;
gibi işletmeye geçişe yönelik adımlar atıldı.
Haziran ayında birinci ünitenin reaktör basınç kabına 163 adet temsili yakıt demeti yüklenmiş ve bu işlem gerçek yakıt yüklemesinin provası olarak gerçekleştirilmişti.
Dolayısıyla Eylül ayındaki gelişmeyi tek başına değil, bu zincirin devamı olarak görmek gerekiyor.
Burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor.
Bunların her biri farklı teknik aşamalardır.
Dolayısıyla Türkiye'nin 2026 yılı sonunda ilk elektriği üretme hedefi ile birinci ünitenin tam anlamıyla ticari işletmeye geçmesi aynı şey değildir.
Bu ayrımı özellikle yapmak gerekiyor.
Çünkü nükleer santrallerde güvenlik açısından en önemli dönemlerden biri, inşaattan işletmeye geçiş sürecidir.
Bu nedenle Akkuyu açısından bundan sonraki gelişmeleri yalnızca "elektrik ne zaman gelecek?" sorusuyla değil,
NDK'nın lisanslama süreci, testlerin sonuçları, sistemlerin performansı ve güvenlik kriterlerinin karşılanması
üzerinden izlemek daha doğru olacaktır.
Akkuyu Türkiye'nin nükleer enerji programının başlangıcı.
Fakat artık asıl stratejik soru şu:
Akkuyu'dan sonra ne olacak?
Türkiye'nin uzun vadeli hedefi 2050 yılına kadar yaklaşık 20 GW nükleer kapasiteye ulaşmak.
Bu hedef kapsamında Sinop ve Trakya'da yeni büyük ölçekli nükleer santraller ile SMR'ler gündemde. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da Akkuyu dışındaki projelerde daha yüksek yerlilik ve teknoloji transferi hedeflerini vurguluyor.
Ancak burada yine "hedef" ile "proje" arasındaki farkı hatırlamak gerekiyor.
Bir ülkenin 20 GW hedef açıklaması önemlidir.
Ama 20 GW'lık gerçek kapasite;
saha + teknoloji + lisanslama + finansman + tedarik zinciri + insan kaynağı + yakıt + şebeke altyapısı
gerektirir.
Dünya deneyimi bize bunun uzun ve karmaşık bir süreç olduğunu gösteriyor.
Eylül ayında Türkiye'de SMR konusunda dikkat çeken açıklamalardan biri de Selçuk Bayraktar'dan geldi.
Bayraktar, TMRS Energy üzerinden küçük modüler reaktörler üzerinde çalışmalar yürüttüklerini ve birkaç yıl içerisinde SMR geliştirebileceklerine inandıklarını açıkladı.
Aynı dönemde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın yürüttüğü Nükleer Enerji Teknolojileri Tasarım Yarışması'nda 192 takım başvuru yaptı; 42 takım final aşamasına kaldı. Yarışmanın önemli bölümü SMR, mikroreaktör ve yenilikçi araştırma reaktörü tasarımlarına odaklandı.
Bu gelişmenin Türkiye açısından önemli tarafı yalnızca yarışmaya katılan takım sayısı değil.
Nükleer enerji konusunda bir insan kaynağı ve teknoloji ekosistemi oluşturma çabasının görünür hale gelmesi.
Ancak burada da aynı ölçüyü korumalıyız:
Bir öğrenci projesi veya başlangıç aşamasındaki bir SMR girişimi, ticari olarak lisanslanmış ve işletilen bir reaktörle aynı şey değildir.
Fakat iyi tasarlanmış bir Ar-Ge ekosistemi, gelecekteki nükleer sanayi için gerekli insan kaynağının oluşmasına katkı sağlayabilir.
Türkiye'nin Akkuyu deneyiminden çıkaracağı en önemli sonuçlardan biri yalnızca elektrik üretimi olmamalı.
Akkuyu;
"Türkiye bir nükleer santral kurabilir mi?"
sorusunun cevabını vermeye başladı.
Bundan sonraki soru ise çok daha zor:
"Türkiye nükleer santral kurabilen ve aynı zamanda nükleer sanayi üretebilen bir ülke olabilir mi?"
Bu ikisi aynı şey değil.
Birinci aşamada yabancı teknoloji, yabancı finansman ve uluslararası tedarik zinciri ile bir santral inşa edilebilir.
İkinci aşamada ise yerli şirketlerin;
gibi alanlarda yetkinlik kazanması gerekir.
Türkiye'nin Sinop ve Trakya projelerinde daha yüksek yerlilik ve teknoloji transferi hedeflemesinin stratejik önemi burada ortaya çıkıyor.
Eylül 2026'nın haberlerini tek tek sıralamak yerine birlikte değerlendirdiğimizde beş önemli sonuç ortaya çıkıyor.
ABD, İngiltere, Polonya, İsveç ve Çin'deki gelişmeler bunun yalnızca siyasi söylem olmadığını gösteriyor.
Fakat büyümenin gerçek boyutu, açıklanan kapasiteden çok şebekeye bağlanan yeni reaktörlerle ölçülmeli.
Birçok tasarım gündemde.
Ancak ticari başarı için lisanslama, finansman, fabrikasyon ve yakıt zincirinin birlikte kurulması gerekiyor.
HALEU, daha yüksek zenginlikte yakıtlar, lazer zenginleştirme ve Batı'da zenginleştirme kapasitesinin artırılması yönündeki girişimler bunun açık göstergesi.
Nükleer enerji güvenliği artık yalnızca "reaktör güvenliği" değildir.
Yakıt güvenliği de enerji güvenliğinin bir parçasıdır.
ABD'deki NRC reform çalışmaları ve İngiltere'deki düzenleyici reformlar, yeni nükleer teknolojilerin yalnızca mühendislik açısından değil, lisanslama açısından da yeni bir dönem başlattığını gösteriyor. İngiltere hükümeti Eylül ayında yeni nükleer yatırımlar için yaklaşık 17 milyar sterlinlik kamu harcaması çerçevesini ve düzenleyici reformları vurguladı.
Akkuyu Türkiye'yi nükleer elektrik üretimi aşamasına taşıyor.
Ancak Sinop, Trakya ve SMR hedefleri Türkiye'nin önünde çok daha büyük bir sınav olduğunu gösteriyor.
Bence Eylül ayının en önemli mesajı burada.
Nükleer enerjiye geri dönüş, yalnızca yeni santrallerin inşa edilmesi anlamına gelmiyor.
Enerji sisteminin kendisi değişiyor.
Yapay zekâ ve veri merkezleri elektrik talebini artırıyor.
Elektrifikasyon hızlanıyor.
Sanayi daha fazla kesintisiz elektriğe ihtiyaç duyuyor.
Yenilenebilir enerji büyüyor ancak değişken üretim nedeniyle depolama, şebeke ve esnek üretim ihtiyacı da artıyor.
Böyle bir sistemde nükleer enerji, yenilenebilirlerin alternatifi olmak zorunda değil.
Tam tersine;
nükleer + yenilenebilir + depolama + güçlü şebeke + talep yönetimi
birlikte yeni enerji sisteminin parçaları olabilir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde "nükleer mi, yenilenebilir mi?" sorusu giderek daha az anlamlı hale gelebilir.
Asıl soru:
Bir ülke bütün bu teknolojileri ekonomik, güvenli ve güvenilir bir elektrik sistemi içerisinde nasıl bir araya getirecek?
Türkiye'nin önünde ilginç bir dönem var.
Akkuyu'nun ilk ünitesi işletmeye doğru ilerlerken Türkiye ilk kez gerçek bir nükleer santral işletme deneyimi kazanacak.
Bu deneyim yalnızca elektrik üretimi açısından değil;
açısından da Türkiye'nin önümüzdeki 50 yılını etkileyebilir.
Bu nedenle Akkuyu'nun başarısını yalnızca "kaç megavat elektrik üretecek?" sorusuyla ölçmek eksik olur.
Belki de daha önemli ölçüt şudur:
Akkuyu'dan sonra Türkiye ne öğrendi?
Çünkü bir nükleer santral 60 yıl veya daha uzun süre işletilebilir.
Fakat bir ülkenin nükleer teknolojide kazanacağı bilgi ve insan kaynağı, bundan çok daha uzun süre kullanılabilir.
Eylül 2026 bize nükleer enerjinin geri döndüğünü bir kez daha gösterdi.
Ancak burada "geri dönüş" ifadesini dikkatli kullanmak gerekiyor.
Çünkü dünya bugün 1970'lerin veya 1980'lerin nükleer dünyasına dönmüyor.
Yeni dönemin nükleer enerjisi;
ve giderek daha fazla enerji güvenliği kavramıyla birlikte şekilleniyor.
Fakat bütün bu heyecanın karşısında değişmeyen bir gerçek var:
Nükleer santral inşa etmek hâlâ zor.
Gerçek bir düzenleyici denetimden geçerek lisans almak hâlâ zor.
Finansman bulmak zor.
Yakıt zinciri oluşturmak zor.
Nitelikli insan yetiştirmek zor.
Ve en önemlisi, bütün bunları onlarca yıl boyunca güvenli şekilde sürdürmek zor.
Bu nedenle önümüzdeki aylarda büyük başlıklara değil, somut göstergelere bakmaya devam edeceğiz.
Bir reaktör gerçekten inşa ediliyor mu?
Sözleşmesi imzalandı mı?
Finansmanı bulundu mu?
Lisansı alındı mı?
İlk beton döküldü mü?
Ana ekipmanlar üretildi mi?
Yakıtı güvence altına alındı mı?
Şebekeye bağlandı mı?
Ve nihayet...
Elektrik üretiyor mu?
Çünkü nükleer enerji dünyasında geleceği açıklamalar değil, çalışan reaktörler belirler.
Ekim ayında da aynı sorunun peşinden gideceğiz:
Hype değil, uzman bilgisi.
Çekirdek
Nükleer Enerji Dünyası Uzman Konuğu