Ekonomik
Yatırım maliyeti, finansman, elektrik üretim maliyeti, yakıt maliyetleri, enerji arz güvenliği ve uzun dönemli ekonomik etkiler.
Ekonomik büyüme, nüfusun yaşam standardının yükseltilmesi ve temel kamu hizmetlerinin sürdürülebilmesi için güvenilir enerji arzı gereklidir. Elektriğin kesintisiz ve öngörülebilir biçimde sağlanması; sanayi, ulaştırma, iletişim, sağlık, eğitim ve dijital altyapının çalışması açısından temel bir gerekliliktir.
Ancak enerji üretimi aynı zamanda doğal kaynakların kullanılması, arazi ihtiyacı, hava emisyonları, su kullanımı, atıkların yönetimi ve ekonomik yatırımlar gibi çeşitli etkiler oluşturur. Bu nedenle sürdürülebilir bir enerji sistemi, yalnızca daha fazla enerji üretmeyi değil, enerjinin güvenilir, ekonomik, çevresel açıdan kabul edilebilir ve toplumsal olarak sürdürülebilir biçimde sağlanmasını amaçlar.
Nükleer enerji bu çerçevede tek başına bütün enerji sorunlarını çözen bir teknoloji olarak görülmemelidir. Bunun yerine nükleer, yenilenebilir enerji kaynakları, enerji depolama, şebeke altyapısı, enerji verimliliği ve diğer düşük karbonlu teknolojilerle birlikte değerlendirilebilecek seçeneklerden biridir.
Dünya enerji sisteminin geleceği yalnızca toplam enerji talebinin ne kadar artacağıyla değil, bu enerjinin hangi kaynaklardan ve hangi teknolojiler kullanılarak üretileceğiyle de ilgilidir.
Özellikle nüfus artışı, sanayileşme, kentleşme ve yaşam standartlarının yükselmesi elektrik talebini artırabilmektedir. Buna ek olarak ulaşım ve ısıtma sektörlerinin elektrikleşmesi, veri merkezleri ve dijital altyapının büyümesi gibi gelişmeler de elektrik sistemlerinin gelecekteki önemini artırmaktadır.
Bu nedenle enerji politikalarının temel sorularından biri yalnızca "Ne kadar enerjiye ihtiyacımız olacak?" değil, "Bu enerjiyi güvenilir ve düşük çevresel etkiyle nasıl sağlayacağız?" sorusudur.
Şekil 1. Dünya enerji talebinin uzun dönemli gelişimine ilişkin tarihsel tahminlerden biri.
Eski dönemlerde hazırlanmış enerji talebi projeksiyonlarının günümüzde doğrudan kullanılmaları doğru değildir. Teknolojik gelişmeler, enerji verimliliği, elektrikleşme, demografik değişimler, iklim politikaları ve ülkelerin enerji politikaları talep eğilimlerini önemli ölçüde değiştirebilir. Bu nedenle uzun dönemli projeksiyonlar kesin sonuçlar değil, farklı varsayımlara dayanan senaryolar olarak değerlendirilmelidir.
Enerji teknolojilerinin sürdürülebilirliğini değerlendirirken tek bir ölçüt kullanmak yeterli değildir. Genel olarak üç temel boyut birlikte ele alınır:
Yatırım maliyeti, finansman, elektrik üretim maliyeti, yakıt maliyetleri, enerji arz güvenliği ve uzun dönemli ekonomik etkiler.
Sera gazı emisyonları, hava kalitesi, arazi ve su kullanımı, kaynakların tüketimi ve radyoaktif atıkların yönetimi.
İnsan sağlığı, güvenlik, istihdam, nitelikli insan kaynağı, toplumsal kabul, şeffaflık ve gelecek nesillere bırakılan yük.
Bu üç boyut birbirinden bağımsız değildir. Örneğin bir enerji teknolojisinin çevresel performansı iyileşirken yatırım maliyetinin yükselmesi ekonomik değerlendirmeyi değiştirebilir. Benzer şekilde teknik açıdan uygulanabilir bir proje, toplumsal kabul sağlanamadığında uzun vadede sürdürülebilir olmayabilir.
Nükleer enerjinin ekonomik değerlendirmesi yalnızca santralin ürettiği elektriğin birim maliyetine bakılarak yapılamaz. Büyük nükleer santraller yüksek başlangıç yatırımı gerektirir ve projenin finansman koşulları toplam maliyet üzerinde belirleyici olabilir.
Buna karşılık nükleer santraller uzun işletme ömrüne sahip olacak şekilde tasarlanır ve işletmeye girdikten sonra yakıt maliyetinin toplam elektrik üretim maliyeti içerisindeki payı, yakıt maliyetinin toplam maliyette daha büyük rol oynadığı bazı fosil yakıtlı santrallere kıyasla daha sınırlı olabilir.
Enerji arz güvenliği açısından tek bir yakıta, tek bir ülkeye veya tek bir taşıma güzergâhına aşırı bağımlılık önemli bir risk oluşturabilir. Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi bu nedenle birçok ülkenin enerji politikalarında temel hedeflerden biridir.
Nükleer yakıtın yüksek enerji yoğunluğu, küçük miktarlarda yakıtın uzun süreli elektrik üretimi sağlayabilmesine olanak verir. Yakıtın uzun süre depolanabilmesi ve tedarik zincirlerinin çeşitlendirilebilmesi de enerji güvenliği açısından avantaj sağlayabilir.
Ancak bu avantaj, nükleer yakıt çevriminin bütün aşamalarında dışa bağımlılık bulunmadığı anlamına gelmez. Uranyum madenciliği, dönüştürme, zenginleştirme ve yakıt imalatı uluslararası bir tedarik zinciri oluşturur. Dolayısıyla gerçek enerji güvenliği değerlendirmesinde yakıt çevriminin tamamı dikkate alınmalıdır.
Nükleer santrallerde işletme maliyetleri uzun dönemli olarak öngörülebilir olabilse de, yeni bir santralin ekonomik başarısı büyük ölçüde inşaat süresine, sermaye maliyetine, finansman modeline, kapasite kullanımına, düzenleyici gerekliliklere ve proje yönetimine bağlıdır.
Bu nedenle nükleer enerji ekonomisi değerlendirilirken yalnızca yakıt fiyatları değil, sermaye maliyeti, finansman maliyeti, gecikme riski, işletme ve bakım giderleri, söküm ve atık yönetimi maliyetleri de dikkate alınmalıdır.
Nükleer santraller yüksek kapasite faktörüyle uzun süre elektrik üretebilir. Bu özellik, değişken üretime sahip kaynaklarla birlikte çalışan elektrik sistemlerinde sürekli veya yüksek kullanılabilirlikte üretim sağlayan kaynakların değerini artırabilir.
Bununla birlikte geleceğin elektrik sistemlerinde hangi üretim kaynaklarının ekonomik açıdan en uygun olduğu; şebeke yapısına, depolama kapasitesine, talep profiline, yenilenebilir kaynak potansiyeline ve ülkenin enerji politikalarına göre değişir.
Nükleer enerjinin sürdürülebilirlik açısından en önemli özelliklerinden biri, nükleer santrallerin işletme sırasında kömür ve doğal gaz santrallerinde olduğu gibi yakıtın yanmasından kaynaklanan yüksek miktarda karbondioksit salımı gerçekleştirmemesidir.
Bununla birlikte nükleer enerjiyi tamamen "emisyonsuz" olarak tanımlamak doğru değildir. Uranyum madenciliği, cevherin işlenmesi, dönüştürme, zenginleştirme, yakıt üretimi, santral inşası, işletme, söküm ve atık yönetimi gibi aşamaların tamamı yaşam döngüsü içerisinde değerlendirilmelidir.
Bu nedenle nükleer enerji için daha doğru ifade, yaşam döngüsü boyunca düşük sera gazı emisyonlu bir elektrik üretim teknolojisi olduğudur.
Şekil 2. Farklı elektrik üretim teknolojilerinin yaşam döngüsü sera gazı emisyonlarının karşılaştırılmasına yönelik örnek gösterim.
Nükleer santrallerin normal işletmesi sırasında kömür ve petrol gibi yakıtların yanması sonucu oluşan kükürt dioksit, azot oksit ve partikül madde emisyonları ortaya çıkmaz. Bu durum, fosil yakıt kullanımının yoğun olduğu sistemlerde yerel hava kalitesi açısından önemli bir farklılık oluşturur.
Ancak nükleer enerji üretiminin çevresel etkileri yalnızca hava emisyonlarıyla sınırlı değildir. Soğutma suyu kullanımı, termal etkiler, arazi kullanımı ve yakıt çevriminin çevresel etkileri ayrıca değerlendirilmelidir.
Termik elektrik santrallerinde olduğu gibi nükleer santrallerde de ısının uzaklaştırılması için soğutma sistemlerine ihtiyaç vardır. Kullanılan soğutma teknolojisine göre su çekimi ve su tüketimi değişebilir.
Bu nedenle yeni nükleer santral projelerinde saha seçimi yapılırken yalnızca elektrik şebekesi ve jeoloji değil; su kaynakları, ekosistemler, meteorolojik koşullar ve iklim değişikliğinin gelecekteki etkileri de dikkate alınmalıdır.
Nükleer enerjinin uzun dönemli sürdürülebilirliği açısından uranyum kaynaklarının yeterliliği önemli bir konudur. Ancak kaynak yeterliliği yalnızca yer kabuğunda bulunan toplam uranyum miktarıyla açıklanamaz.
Ekonomik olarak çıkarılabilir kaynak miktarı; uranyum fiyatına, cevher tenörüne, madencilik teknolojisine, yeni keşiflere, çevresel gerekliliklere ve gelecekteki reaktör teknolojilerine bağlı olarak değişebilir.
Ayrıca nükleer yakıtın verimli kullanılması, reaktör tasarımı ve yakıt çevrimi stratejisi de kaynakların kullanım süresini etkiler.
Şekil 3. Nükleer enerjinin sürdürülebilirliği ile ilişkili temel unsurlar.
Açık yakıt çevriminde kullanılmış yakıt, yeniden işlenmeden nükleer atık yönetimi sistemine alınır. Kapalı yakıt çevriminde ise kullanılmış yakıtın yeniden işlenmesiyle geri kazanılabilir uranyum ve plütonyum gibi malzemelerin yeniden kullanılması hedeflenebilir.
Yeniden işleme ve ileri yakıt çevrimleri, doğal kaynak kullanımını azaltma potansiyeline sahip olmakla birlikte daha karmaşık tesisler, daha yüksek maliyetler ve ilave düzenleyici gereklilikler oluşturur.
Hızlı reaktörler ve kapalı yakıt çevrimi, mevcut termal reaktörlere kıyasla uranyum kaynaklarının daha etkin kullanılmasını sağlayabilecek teknolojiler arasında değerlendirilmektedir. Ancak bu teknolojilerin ekonomik ve ticari uygulanabilirliği ülkeden ülkeye ve projeden projeye değişmektedir.
Nükleer enerji açısından sürdürülebilirlik tartışmalarının en önemli konularından biri radyoaktif atıkların güvenli yönetimidir.
Radyoaktif atıkların tamamı aynı özellikte değildir. Atıklar radyoaktivite seviyelerine, fiziksel özelliklerine ve içerdikleri radyonüklitlere göre farklı kategorilerde yönetilir. Düşük ve orta seviyeli atıklar ile yüksek seviyeli atıkların depolama ve bertaraf gereksinimleri birbirinden farklıdır.
Kullanılmış nükleer yakıtın yeniden işlenip işlenmeyeceğine bağlı olarak yönetilecek malzemenin niteliği de değişebilir. Hangi politika seçilirse seçilsin temel amaç; radyoaktif maddelerin insanlar ve çevre üzerindeki riskini kabul edilebilir seviyelerde tutacak çok katmanlı bir güvenlik yaklaşımı oluşturmaktır.
Şekil 4. Farklı enerji kaynaklarında atık oluşumunun karşılaştırılmasına yönelik örnek.
Uzun ömürlü yüksek seviyeli radyoaktif atıkların nihai yönetimi için derin jeolojik depolama, uluslararası alanda üzerinde en fazla çalışılan çözümlerden biridir.
Bu yaklaşım, radyoaktif maddelerin yüzeyden yüzlerce metre derinlikte, uygun jeolojik formasyonlar içerisinde çok katmanlı mühendislik ve doğal bariyerlerle izole edilmesine dayanır.
Atıkların uzun süre tehlikeli olabilmesi, "sorunun çözülemeyeceği" anlamına gelmez; ancak gelecek nesiller açısından uzun dönemli kurumsal, teknik ve finansal sorumlulukların bugünden planlanmasını gerektirir.
İklim değişikliğiyle mücadelede temel hedeflerden biri enerji sistemlerinin sera gazı emisyonlarını azaltmaktır. Elektrik sektörünün karbonsuzlaştırılması bu dönüşümün önemli parçalarından biridir.
Nükleer santraller, işletme sırasında fosil yakıt yakmadıkları için elektrik üretiminde doğrudan karbondioksit emisyonu oluşturmazlar. Yaşam döngüsü yaklaşımıyla değerlendirildiğinde ise madencilik, inşaat, yakıt üretimi ve diğer süreçlerden kaynaklanan emisyonlar bulunur.
Bu nedenle nükleer enerji, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla birlikte düşük karbonlu elektrik sistemlerinin seçeneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Bununla birlikte nükleer enerjinin iklim değişikliği üzerindeki katkısını yalnızca kurulu kapasite üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Santrallerin zamanında tamamlanması, yüksek kullanılabilirlikle işletilmesi, finansmanının sağlanması ve güvenli biçimde işletilmesi de sonuç üzerinde belirleyicidir.
Şekil 5. Farklı enerji sistemlerinin sağlık risklerinin karşılaştırılmasına yönelik tarihsel bir değerlendirme.
Sürdürülebilir kalkınmanın sosyal boyutu, teknolojinin yalnızca teknik olarak uygulanabilir olmasını değil, toplum tarafından anlaşılmasını, güvenilir bulunmasını ve toplumun ihtiyaçlarıyla uyumlu olmasını da gerektirir.
Nükleer enerji, yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren sektörlerden biridir. Nükleer mühendislik, makine, elektrik-elektronik, kimya, malzeme, kontrol ve otomasyon, bilgisayar, jeoloji, radyasyondan korunma ve diğer disiplinlerde yetişmiş insan kaynağına ihtiyaç vardır.
Bu nedenle nükleer enerji programı yalnızca reaktör ve santral inşası olarak görülmemelidir. Üniversiteler, araştırma merkezleri, düzenleyici kurumlar, sanayi kuruluşları ve işletmeci kuruluşlar arasında uzun dönemli bir insan kaynağı ekosisteminin oluşturulması gerekir.
Nükleer teknolojinin geliştirilmesi; malzeme bilimi, hassas ölçüm, otomasyon, elektronik, tıp, radyasyon teknolojileri, veri analizi, güvenlik mühendisliği ve ileri imalat gibi alanlarda bilgi birikiminin gelişmesine katkı sağlayabilir.
Ancak bu tür yan faydaların otomatik olarak gerçekleşeceği varsayılmamalıdır. Bunların ortaya çıkabilmesi için araştırma-geliştirme faaliyetleri, eğitim, sanayi altyapısı ve teknoloji transferi politikalarının birlikte yürütülmesi gerekir.
Nükleer enerji konusunda toplumların temel kaygıları arasında güvenlik, radyoaktif atıklar, çevresel etkiler, kaza olasılığı, maliyetler ve gelecek nesillere bırakılacak sorumluluklar bulunmaktadır.
Bu kaygıların yalnızca teknik bilgiler verilerek ortadan kaldırılması beklenmemelidir. Etkili bir nükleer enerji programı; şeffaf bilgi paylaşımı, bağımsız düzenleme, güvenilir denetim, acil durum hazırlığı ve toplumla sürekli iletişim gerektirir.
Hiçbir büyük endüstriyel sistem tamamen risksiz değildir. Nükleer tesislerde temel yaklaşım, risklerin mümkün olduğunca azaltılması ve kazaların önlenmesi için savunma derinliği prensibine dayanan çok katmanlı güvenlik sistemlerinin oluşturulmasıdır.
Nükleer güvenlik; tasarım, inşaat, işletme, bakım, personel eğitimi, güvenlik kültürü, kalite güvencesi, düzenleyici denetim ve acil durum hazırlığı gibi birçok bileşenin birlikte çalışmasını gerektirir.
Arızaların ve hataların oluşma olasılığını azaltan güvenilir tasarım, bakım ve işletme uygulamaları.
Anormal işletme koşullarını kontrol altında tutan koruma ve güvenlik sistemleri.
Çok düşük olasılıklı olaylarda dahi çalışanları, halkı ve çevreyi korumaya yönelik hazırlık ve müdahale sistemleri.
Nükleer santrallerin normal işletmesi sırasında kontrollü radyoaktif maddelerin çevreye salımı düzenleyici sınırlar ve izinler kapsamında izlenir. Salımların kontrol edilmesi, ölçülmesi ve raporlanması nükleer güvenlik ve radyasyondan korunma sistemlerinin önemli bir parçasıdır.
Amaç yalnızca mevzuatta belirtilen sınırların altında kalmak değil; mümkün ve makul olduğu ölçüde maruziyeti azaltmak ve çevresel etkileri sürekli olarak izlemektir.
Three Mile Island, Çernobil ve Fukuşima Daiichi kazaları nükleer güvenlik yaklaşımının gelişiminde önemli dersler oluşturmuştur. Bu olayların nedenleri ve sonuçları birbirinden farklıdır; ancak tasarım, insan faktörleri, işletme prosedürleri, güvenlik kültürü, düzenleyici gözetim ve acil durum hazırlığının birlikte ele alınmasının önemini göstermişlerdir.
Günümüzde yeni reaktör tasarımlarında ciddi kaza senaryolarının yönetilmesi, pasif güvenlik sistemleri, fiziksel koruma, çoklu güvenlik bariyerleri ve uzun süreli elektrik kaybı gibi senaryolar tasarımın önemli unsurları arasında değerlendirilmektedir.
Enerji kaynaklarını karşılaştırırken yalnızca tek bir risk türüne odaklanmak yanıltıcı olabilir. Fosil yakıtların hava kirliliği ve sera gazı emisyonları, hidroelektrik projelerin arazi ve ekosistem etkileri, yenilenebilir kaynakların arazi ve malzeme ihtiyaçları ve nükleer enerjinin kaza ve radyoaktif atık riskleri birlikte değerlendirilmelidir.
Yaşam döngüsü değerlendirmeleri bu nedenle enerji teknolojilerinin karşılaştırılmasında önemli bir araçtır. Ancak sonuçlar kullanılan varsayımlara, teknolojiye, bölgeye ve sistem sınırlarına göre değişebilir.
Sağlıklı bir enerji politikası, belirli bir teknolojiyi bütün koşullarda üstün kabul etmek yerine, farklı teknolojilerin güçlü ve zayıf yönlerini dikkate alan dengeli bir sistem yaklaşımına dayanmalıdır.
Sürdürülebilir kalkınmanın temel koşullarından biri de enerji arzının güvenilir olmasıdır. Enerji sisteminin yalnızca düşük karbonlu olması yeterli değildir; ihtiyaç duyulduğunda yeterli elektrik üretimini sağlayabilmesi ve şebekenin güvenilir biçimde işletilebilmesi gerekir.
Nükleer santrallerin uzun süreli ve yüksek kullanılabilirlikle elektrik üretme kapasitesi, bazı elektrik sistemlerinde arz güvenliğine katkı sağlayabilir.
Bununla birlikte nükleer santrallerin kendileri de çeşitli risklere açıktır. Büyük bir santralin plansız devre dışı kalması, şebeke açısından önemli bir üretim kaybına neden olabilir. Bu nedenle nükleer kapasitenin planlanmasında yedeklilik, şebeke esnekliği ve farklı üretim kaynaklarının birlikte kullanılması önemlidir.
Nükleer teknolojinin sürdürülebilirlik performansını geliştirmeye yönelik araştırmalar devam etmektedir. Yeni nesil reaktörlerde güvenlik, yakıt kullanımı, işletme esnekliği, atık yönetimi ve maliyetlerin iyileştirilmesi hedeflenmektedir.
Küçük modüler reaktörler (SMR), gelişmiş hafif su reaktörleri, hızlı reaktörler, yüksek sıcaklık reaktörleri ve diğer ileri tasarımlar farklı kullanım alanları açısından araştırılmaktadır.
Ancak bir teknolojinin teknik olarak mümkün olması onun otomatik olarak ekonomik veya ticari açıdan başarılı olacağı anlamına gelmez. Yeni tasarımların güvenlik, lisanslama, yakıt tedariki, imalat altyapısı, maliyet ve gerçek işletme performansı açısından kanıtlanması gerekir.
Türkiye'nin artan elektrik talebi, enerji ithalatı, enerji arz güvenliği, düşük karbonlu elektrik üretimi ve sanayi politikaları birlikte değerlendirildiğinde nükleer enerji ülkenin uzun dönemli enerji planlamasında dikkate alınan seçeneklerden biridir.
Türkiye açısından nükleer enerji politikası yalnızca santral kapasitesi oluşturmakla sınırlı olmamalıdır. Nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi, bağımsız ve güçlü düzenleme, yerli sanayi kapasitesinin geliştirilmesi, nükleer güvenlik kültürü, yakıt tedarik güvenliği, radyoaktif atık yönetimi, araştırma altyapısı ve şeffaf kamu iletişimi de uzun dönemli programın parçalarıdır.
Özellikle yüksek teknoloji gerektiren nükleer projelerde sürdürülebilirlik, santral işletmeye girdikten sonra değil, projenin ilk planlama aşamasından itibaren ele alınmalıdır.
Nükleer enerjinin sürdürülebilir kalkınmadaki rolünü tek bir cümleyle tanımlamak mümkün değildir. Nükleer enerji; düşük karbonlu elektrik üretimi, yüksek enerji yoğunluğu, uzun süreli üretim ve kaynak çeşitlendirmesi gibi önemli avantajlar sunabilir.
Bunun yanında yüksek yatırım maliyetleri, uzun proje süreleri, finansman riski, radyoaktif atıkların uzun dönemli yönetimi, nükleer güvenlik, nükleer emniyet, su kullanımı ve toplumsal kabul gibi çözülmesi gereken önemli konular da vardır.
Dolayısıyla nükleer enerjinin sürdürülebilirliği "nükleer enerji iyi midir, kötü müdür?" şeklindeki basit bir sorudan çok daha kapsamlı bir değerlendirme gerektirir.
Güvenilir ve uzun süreli elektrik üretimine katkı sağlayabilir.
Yaşam döngüsü açısından düşük sera gazı emisyonlu bir üretim seçeneğidir.
Ekonomik, çevresel ve sosyal etkilerin birlikte değerlendirilmesini gerektirir.
Sonuç olarak nükleer enerji, sürdürülebilir kalkınmanın bütün hedeflerini tek başına karşılayan bir teknoloji değildir. Ancak doğru planlandığında ve güçlü güvenlik, düzenleme, atık yönetimi, finansman ve insan kaynağı politikalarıyla desteklendiğinde düşük karbonlu enerji sistemlerinin bir parçası olabilir.
Geleceğin enerji sistemi büyük olasılıkla tek bir teknolojiye değil; yenilenebilir enerji kaynakları, nükleer enerji, enerji depolama, güçlü elektrik şebekeleri, enerji verimliliği ve talep tarafı çözümlerinin birlikte çalıştığı karma bir yapıya dayanacaktır.
Sürdürülebilir bir enerji sistemi; yalnızca bugün ihtiyaç duyulan elektriği üretmek değil, aynı zamanda gelecekteki nesiller için güvenli, ekonomik, çevresel açıdan sorumlu ve teknolojik olarak sürdürülebilir bir enerji altyapısı oluşturmak anlamına gelir.
Editör Notu:
Bu sayfa, Nükleer Enerji Dünyası'nın eski "Nükleer Enerji ve Sürdürülebilir Kalkınma" içeriğinin güncel HTML5 yapısına aktarılması amacıyla yeniden düzenlenmiştir. Eski metinde bulunan dönemsel enerji talebi tahminleri, tarihsel istatistikler ve güncelliğini kaybetmiş teknik değerlendirmeler günümüzün daha temkinli ve yaşam döngüsü odaklı yaklaşımına uygun şekilde yeniden ele alınmıştır.
Sürdürülebilirlik değerlendirmelerinde tek bir enerji kaynağının bütün sorunları çözeceği varsayılmamalıdır. Her ülkenin enerji kaynakları, elektrik şebekesi, ekonomik koşulları, çevresel hassasiyetleri ve toplumsal tercihleri farklıdır. Bu nedenle nükleer enerjinin rolü ülke ve sistem koşulları dikkate alınarak değerlendirilmelidir.