Mersin – Gülnar – Büyükeceli
Akdeniz kıyısında, Mersin'in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli Mahallesi sınırlarında yer alan proje sahası.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali (Akkuyu NGS), Türkiye'deki ilk ticari nükleer güç santrali projesidir. Santral, Mersin ili Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli Mahallesi sınırları içinde, Akdeniz kıyısında yer almaktadır. Proje sahası, Mersin'in batısında, Silifke'nin batısındaki Akdeniz kıyı kuşağında ve Taşucu Liman Başkanlığı'nın sorumluluk alanındaki bölgede bulunmaktadır.
Proje sahası, karayoluyla ulaşım açısından Gülnar ve Silifke ile bağlantılıdır. Akkuyu'nun doğusunda Silifke yönündeki kıyı yerleşimleri, batısında ise Yeşilovacık ve Anamur yönündeki kıyı kesimleri bulunmaktadır. Tesisin doğu kargo terminali de Büyükeceli'deki Akkuyu sahasında yer almakta ve deniz ulaşımı açısından Taşucu Liman Başkanlığı ile ilişkilendirilmektedir.
Akkuyu NGS dört adet Rus tasarımı VVER-1200 basınçlı su reaktöründen oluşmaktadır. Her bir ünitenin elektriksel gücü yaklaşık 1.200 MWe olup dört ünitenin tamamının devreye alınmasıyla toplam kurulu güç yaklaşık 4.800 MWe olacaktır. Dört ünitenin aynı sahada kurulması, projenin yalnızca tek bir reaktör inşaatından ibaret olmadığını; ortak altyapılar, yardımcı sistemler, deniz yapıları, elektrik sistemleri ve çok sayıda destek tesisini içeren büyük bir nükleer güç kompleksi olduğunu göstermektedir.
Projenin hukuki temelini 12 Mayıs 2010 tarihinde Ankara'da Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasında imzalanan hükümetlerarası anlaşma oluşturmaktadır. Akkuyu Nükleer A.Ş. 2010 yılında kurulmuş, saha kullanım hakkı 2011 yılında proje şirketine tahsis edilmiş, ÇED olumlu kararı ise 1 Aralık 2014 tarihinde verilmiştir. Birinci ünite için inşaat lisansı 2 Nisan 2018 tarihinde verilmiş ve böylece projenin ana inşaat süreci başlamıştır.
Yap-Sahip-Ol-İşlet (BOO) modeliyle yürütülmektedir. Hükümetlerarası Anlaşmanın 5. maddesine göre proje şirketindeki Rus tarafına ait hisselerin toplamı proje süresince %51'in altına düşemez. Anlaşma, başlangıçta proje şirketinin hisselerinin %100'ünün Rus tarafınca doğrudan veya dolaylı olarak tutulmasını öngörmüş ve kalan azınlık hisselerinin daha sonra dış yatırımcılara açılmasına imkân tanımıştır. Ancak bu pay devri bugüne kadar gerçekleşmemiştir. 2024 OECD/NEA ve 2025 IAEA/Türkiye sunumlarındaki güncel bilgiler, Akkuyu Nükleer A.Ş. proje şirketinin halen %100 oranında Rosatom grubu şirketlerine ait olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla %51 hukuki asgari pay ile mevcut %100 fiilî sahiplik birbirinden ayrılmalıdır. Türkiye tarafının rolü ise saha tahsisi, düzenleyici denetim ve elektrik alım düzenlemesi gibi alanlarda ortaya çıkmaktadır.
Akdeniz kıyısında, Mersin'in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli Mahallesi sınırlarında yer alan proje sahası.
Santral sahası Akdeniz kıyısında yer almakta; deniz yapıları ve soğutma sistemi açısından kıyı konumu projenin önemli özelliklerinden biridir.
Dört adet Rus tasarımı basınçlı su reaktörü ve tamamlandığında yaklaşık 4.800 MWe toplam kurulu güç.
Akkuyu, Build-Own-Operate (BOO) yani Yap-Sahip-Ol-İşlet modeliyle gerçekleştirilen dünyanın ilk nükleer güç santrali projesi olarak tanımlanmaktadır. Proje şirketi, santralın tasarım, inşaat, sahiplik ve işletme yapısında temel sorumluluğu üstlenmektedir.
2010'da imzalanan hükümetlerarası anlaşmadan 2026'daki devreye alma çalışmalarına uzanan uzun soluklu nükleer güç projesi.
Dört ünitenin tamamının işletmeye alınmasıyla Türkiye elektrik sistemine sürekli nükleer elektrik üretimi sağlayacak toplam kapasite.
Akkuyu sahasının nükleer enerji açısından değerlendirilmesi bugünkü projeden çok daha eskiye dayanmaktadır. Türkiye'de nükleer güç santrali kurma çalışmaları 1960'lı yıllarda başlamış, Akkuyu ve Sinop sahaları 1974 yılında nükleer santral için aday sahalar arasında değerlendirilmiştir. Akkuyu sahasında kapsamlı zemin ve saha araştırmaları yürütülmüş ve 1976 yılında dönemin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından yer lisansı verilmiştir.
Böylece Akkuyu, Türkiye'nin nükleer enerji programında yalnızca potansiyel bir bölge olmaktan çıkarak nükleer santral kurulması amacıyla teknik açıdan değerlendirilmiş ve lisanslanmış ilk sahalardan biri haline gelmiştir. Ancak yer lisansının alınması, santralın fiilen kurulacağı anlamına gelmemiş; sonraki yıllarda proje ve ihale süreçlerinin yeniden şekillenmesi gerekmiştir.
Yer lisansının alınmasından yaklaşık bir yıl sonra Akkuyu'da nükleer santral kurulmasına yönelik ilk ihale süreci başlatılmıştır. Ancak finansal ve politik nedenlerle ihaleyi kazanan şirketle yürütülen görüşmeler 1979 yılında sona ermiştir. Türkiye daha sonra farklı teknoloji ve finansman modelleri üzerinden yeni girişimlerde bulunmuştur.
1982–2009 yılları arasında üç ayrı girişim daha gerçekleştirilmiş, ancak bu çalışmaların hiçbiri nükleer santral inşaatına dönüşmemiştir. Böylece Akkuyu sahası uzun yıllar boyunca Türkiye'nin nükleer enerji programında yer almaya devam etmiş, ancak projenin gerçekleştirilmesi için farklı bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmiştir. Bu dönemin temel özelliği, Türkiye'nin nükleer santral kurma hedefinin devam etmesine rağmen uygun teknoloji, finansman, ihale ve sözleşme modelinin oluşturulamamış olmasıdır.
12 Mayıs 2010 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasında Akkuyu sahasında nükleer güç santrali kurulması ve işletilmesine ilişkin hükümetlerarası anlaşma imzalandı. Bu anlaşma, yaklaşık yarım yüzyıldır devam eden nükleer santral kurma hedefinin somut bir projeye dönüşmesinde temel dönüm noktası oldu. Anlaşma daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı ve 6 Ekim 2010 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlandı.
Proje, önceki ihale girişimlerinden farklı olarak doğrudan hükümetlerarası işbirliği temelinde geliştirildi ve dört adet VVER-1200 reaktöründen oluşan bir nükleer güç santralinin kurulması planlandı. 13 Aralık 2010 tarihinde Akkuyu Nükleer A.Ş. proje şirketi kuruldu. Bu yapı, daha sonra projenin Yap-Sahip Ol-İşlet (BOO) modelinin temel kurumsal yapısını oluşturdu.
Hükümetlerarası anlaşmanın ardından Akkuyu sahası 2011 yılında proje şirketine tahsis edildi. Böylece daha önce uzun yıllar nükleer santral için aday saha olarak değerlendirilen bölge, belirli bir proje ve yatırımcı yapısı altında yeniden ele alınmaya başlandı.
Sahanın çevresel ve teknik açıdan değerlendirilmesine yönelik çalışmaların ardından 1 Aralık 2014 tarihinde Akkuyu Nükleer Güç Santrali için Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu kararı verildi. Aynı dönemde saha parametreleri, elektrik üretimi ve nükleer tesisin lisanslama sürecine yönelik teknik çalışmalar da devam etti.
Akkuyu projesinde nükleer güvenlik açısından önemli aşamalardan biri, sahanın ayrıntılı teknik özelliklerinin değerlendirilmesiydi. Sismoloji, jeoloji, meteoroloji, hidroloji ve diğer saha parametreleri dikkate alınarak hazırlanan Saha Parametreleri Raporu, 9 Şubat 2017 tarihinde TAEK tarafından onaylandı.
Aynı yıl 3 Mart 2017 tarihinde proje şirketi, birinci ünite için Ön Güvenlik Analiz Raporu ile birlikte inşaat lisansı başvurusunda bulundu. Yapılan teknik incelemelerin ardından 19 Ekim 2017 tarihinde Sınırlı Çalışma İzni verildi. Bu izin kapsamında nükleer güvenlikle doğrudan ilişkili olmayan bazı yapıların inşasına başlanmasına olanak sağlandı.
2 Nisan 2018 tarihinde birinci ünite için inşaat lisansı verildi. Bu karar, Akkuyu projesinin hazırlık ve lisanslama döneminden gerçek anlamda nükleer güç santrali inşaatına geçişindeki en önemli aşamalardan biriydi. Birinci ünitenin temel atma töreni 3 Nisan 2018 tarihinde gerçekleştirildi.
Böylece Akkuyu sahası, uzun yıllar boyunca sürdürülen proje arayışlarının ardından büyük ölçekli bir nükleer santral şantiyesine dönüştü. Sonraki dönemde diğer üç ünite için de lisanslama ve inşaat süreçleri birbirini izledi.
Akkuyu projesinin önemli özelliklerinden biri, dört reaktör ünitesinin aynı saha içinde birbirini izleyen kısa aralıklarla inşa edilmesidir. İkinci ünitenin inşaat lisansı 26 Ağustos 2019 tarihinde verilmiş ve temeli 8 Nisan 2020 tarihinde atılmıştır. Üçüncü ünitenin temeli 10 Mart 2021 tarihinde, dördüncü ünitenin inşaat lisansı ise 28 Ekim 2021 tarihinde tamamlanan lisanslama sürecinin ardından verilmiştir.
Dördüncü ünitenin de lisanslanmasıyla Akkuyu sahasındaki dört reaktör ünitesinin tamamı inşaat aşamasına ulaşmıştır. Böylece proje, tek bir reaktörün inşasından çok, aynı anda farklı inşaat ve montaj aşamalarında bulunan dört üniteli bir nükleer güç santrali programına dönüşmüştür.
2021 ve 2022 yıllarında birinci ünitede reaktör ve türbin adası başta olmak üzere çok sayıda ana ekipmanın montajı hızlandı. Reaktör basınç kabı, buhar jeneratörleri, ana sirkülasyon sistemleri ve diğer büyük bileşenlerin montajıyla proje, klasik yapı inşaatından giderek nükleer ve türbin sistemlerinin entegrasyonuna yönelik daha ileri bir aşamaya geçti.
27 Nisan 2023 tarihinde birinci üniteye ilk nükleer yakıtın getirilmesi önemli bir kilometre taşı oldu. Bu gelişmeyle Akkuyu NGS, yalnızca büyük bir inşaat projesi olmaktan çıkarak nükleer tesis statüsüne ve işletmeye alma sürecinin ileri aşamalarına geçti.
21 Kasım 2023 tarihinde Nükleer Düzenleme Kurulu tarafından birinci ünite için işletmeye alma izni verilmesine karar verildi. Bu izin, ünitenin işletmeye alma faaliyetlerinin düzenleyici kurumun gözetimi altında yürütülmesinin önünü açtı ve projenin inşaat aşamasından işletmeye alma ve devreye alma aşamasına geçişini hızlandırdı.
Böylece Akkuyu'nun birinci ünitesinde inşaat, montaj ve lisanslama süreçlerinin ardından devreye alma, sistem testleri ve nükleer işletmeye hazırlık dönemi başladı. Dört üniteli santralin diğer ünitelerinde ise inşaat ve montaj faaliyetleri devam etti.
Akkuyu projesi, başlangıçta öngörülen takvime göre önemli ölçüde uzamıştır. Bununla birlikte, gecikmeyi tek bir nedene bağlamak doğru değildir. Büyük ölçekli bir nükleer güç santralinin geliştirilmesi ve inşasında lisanslama ve tasarım süreçleri, proje yönetimi, ana yüklenici yapısı, çok sayıda tedarikçi ve alt yüklenici, kritik ekipmanların temini, kalite kontrolü, lojistik, finansman ve uluslararası ticaret koşulları birbirleriyle bağlantılıdır.
Akkuyu özelinde bu başlıkların bir bölümünün zaman içinde proje takvimini etkileyebilecek sorunlara dönüştüğü görülmektedir. Özellikle ana yüklenici yapısındaki değişiklikler, kritik ekipmanların tedarikinde yaşanan sorunlar, Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında ortaya çıkan yaptırım ve ihracat kısıtlamalarının dolaylı etkileri, uluslararası ödeme ve finansman kanallarındaki sorunlar, lojistik güçlükler ve farklı tarihlerde değişen devreye alma hedefleri projenin karmaşıklığını artıran unsurlar arasında yer almaktadır. Ancak bu unsurların her birinin toplam gecikmeye ne ölçüde katkıda bulunduğunu kamuya açık bilgilerle kesin olarak ayırmak mümkün değildir.
Özellikle 2024 yılında Siemens Energy tarafından sağlanması planlanan bazı şalt tesisi ekipmanlarının Almanya'daki ihracat ve gümrük izinleri nedeniyle teslim edilememesi, uluslararası ticaret koşullarının proje takvimini doğrudan etkileyebileceğini göstermiştir. Ekipmanın daha sonra Çin'den alternatif olarak tedarik edilmesi yoluna gidilmiştir. Türk tarafı bu gelişmeyi Rusya'ya yönelik yaptırım ortamıyla ilişkilendirirken, Siemens tarafı ihracat ve gümrük izinlerinin alınmadığını belirtmiştir. Bu nedenle burada “yaptırımlar nedeniyle gecikme” şeklinde kesin bir nedensellik yerine, yaptırım ve ihracat kısıtlamaları ortamının tedarik zinciri üzerinde oluşturduğu risk ifadesi daha temkinlidir.
Finansman açısından da benzer bir ayrım yapılmalıdır. 2025 yılı sonunda Türkiye tarafından, Akkuyu için Rusya'dan yaklaşık 9 milyar ABD doları tutarında yeni finansman sağlandığı açıklanmıştır. Ayrıca proje tarafı, uluslararası ödeme ve finansman kanallarında yaşanan bazı sorunların çözüldüğünü bildirmiştir. Bu gelişmeler, finansman ve ödeme kanallarının proje sürekliliği açısından önemli bir risk alanı olduğunu göstermektedir.
Proje yönetimi açısından 2022 yılında Titan-2–IC İçtaş ortak girişimiyle yapılan ana yüklenici sözleşmesinin feshedilmesi ve ardından TSM Enerji'nin devreye alınması da önemli bir gelişmedir. Rosatom tarafı sözleşmenin kalite ve iş programıyla ilgili sorunlar nedeniyle feshedildiğini açıklarken, IC İçtaş feshe itiraz etmiş ve işlemin hukuka aykırı olduğunu savunmuştur. Bu nedenle olayın nedenleri konusunda tarafların açıklamaları birbirinden ayrılmalı ve kesinleşmemiş iddialar olgu gibi sunulmamalıdır. Ana yüklenici değişikliği ise her durumda personel, alt yükleniciler, kalite kayıtları, sorumluluklar ve tedarik zincirinde süreklilik açısından yönetilmesi gereken önemli bir proje riski oluşturmuştur.
Başlıca gecikme ve proje riski alanları: aşağıda listelenmektedir:Başlangıçta açıklanan devreye alma hedeflerinin gerçekleşmemesi ve hedef tarihlerinin zaman içinde değiştirilmesi, projenin takvim yönetimi açısından önemli bir risk alanı oluşturmuştur.
İnşaatın tamamlanması ile bir ünitenin güvenli biçimde işletmeye alınması arasında test, doğrulama ve düzenleyici süreçler bulunmaktadır. Bu aşamaların tamamlanması işletmeye alma takvimini doğrudan etkileyebilir.
2022 yılında ana yüklenici yapısının değiştirilmesi, teknik ve organizasyonel sürekliliğin yeniden sağlanmasını ve sorumlulukların yeni yapıya aktarılmasını gerektirmiştir.
Özellikle şalt ve elektrik altyapısında bazı ekipmanların zamanında temin edilememesi, alternatif tedarik arayışlarını ve buna bağlı olarak ilave mühendislik, tedarik ve doğrulama çalışmalarını gündeme getirmiştir.
Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında oluşan uluslararası yaptırım ve ihracat kontrol ortamı, bazı tedarik ve ticaret süreçlerinin yürütülmesini zorlaştıran dışsal bir proje riski oluşturmuştur.
Uluslararası finans kuruluşları, bankacılık işlemleri ve ödeme kanallarındaki kısıtlar, büyük ölçekli projenin finansman ve ödeme süreçlerinin sürekliliği açısından risk oluşturabilmektedir.
Büyük nükleer ekipmanların, malzemelerin ve alternatif tedariklerin uluslararası ve yerel lojistik zincirleri üzerinden sahaya ulaştırılması, zamanlama ve koordinasyon açısından önemli bir proje yönetimi unsurudur.
Çok sayıda üretici, alt yüklenici ve hizmet sağlayıcının aynı proje takvimi içinde koordinasyonu; kalite, teslimat, dokümantasyon ve teknik uyumluluk açısından sürekli yönetilmesi gereken bir risk alanıdır.
Projenin Rusya merkezli finansman, teknoloji, tedarik ve işletme yapısı; uluslararası siyasi ve ekonomik gelişmelerin proje üzerinde dolaylı etkiler oluşturabilmesi anlamına gelmektedir.
Bu nedenle Akkuyu'daki gecikmeleri değerlendirirken “tek bir gecikme nedeni” aramak yerine, birbirleriyle etkileşen proje risklerinin zaman içinde nasıl biriktiğine bakmak daha doğru olacaktır. Kamuya açık veriler, bazı olayların proje takvimini etkilediğini açıkça göstermektedir; ancak her bir faktörün toplam gecikmedeki payını güvenilir biçimde hesaplamak için yeterli ayrıntılı proje verisi bulunmamaktadır.
Akkuyu'nun birinci ünitesi için proje süreci boyunca farklı tarihlerde farklı işletmeye alma ve ilk elektrik üretimi hedefleri açıklanmıştır. İlk hedeflerden biri 2023 yılı idi. Bu hedef 2019 ve 2020 yıllarında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından açıkça dile getirilmiş, hatta 2023 yılına ilişkin resmi plan ve programlarda birinci ünitenin tamamlanarak elektrik üretimine başlanması öngörülmüştür.
Ancak 2023'e yaklaşılırken takvim yeniden şekillenmiştir. Ekim 2023'te ilk reaktörün 29 Ekim 2024 tarihinde devreye alınması hedefi açıklanmıştır. Bu tarih de gerçekleşmeyince, Eylül 2024'te özellikle bazı Siemens ekipmanlarının tedarikinde yaşanan sorunların etkisiyle ilk ünitenin devreye alınmasının 2025 yılına kaldığı açıklandı. Aralık 2024'te ise Enerji Bakanlığı, birinci reaktörün 2025 yılında deneme üretimine alınmasını ve ilk elektriğin üretilmesini hedeflediğini duyurdu.
2025 yılında da birinci ünitenin devreye alınması hedefi korunmuş, ancak işletmeye alma süreci 2026 yılına taşınmıştır. Haziran 2026 itibarıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, birinci ünitede gerçek yakıt yüklemesinin provası niteliğindeki çalışmanın tamamlandığını ve 2026 yılı sonuna kadar ilk elektriğin üretilmesini hedeflediğini açıklamıştır. Bu nedenle Akkuyu'nun birinci ünitesi açısından açıklanan hedef tarihleri 2023 → 2024 → 2025 → 2026 şeklinde ilerleyen bir takvim değişikliği göstermektedir.
Ancak burada önemli bir ayrım bulunmaktadır: Bir santralin ilk elektriği üretmesi, projenin bütün teknik ve lisanslama süreçlerinin tamamlandığı anlamına gelmez. Birinci ünitede 2026 yılında devreye alma çalışmaları devam etmekte; temsili yakıt yükleme provasının ardından soğuk ve sıcak testler gibi aşamalara geçilmesi planlanmaktadır. Dolayısıyla ilk elektrik, ticari işletmeye geçiş ve dört ünitenin tamamının işletmeye alınması birbirinden farklı kilometre taşlarıdır.
COVID-19 pandemisi, 2020 ve 2021 yıllarında Akkuyu NGS projesinin yürütülme koşullarını doğrudan etkiledi. Uluslararası seyahat kısıtlamaları, karantina uygulamaları, personel hareketliliğindeki sınırlamalar ve tedarik zincirindeki belirsizlikler, büyük ölçüde uluslararası insan ve malzeme hareketine dayanan projenin organizasyonunu zorlaştırdı. Buna rağmen inşaat faaliyetlerinin sürdürülmesi hedeflendi ve proje sahasında salgının yönetilmesi için özel bir operasyon merkezi oluşturuldu.
Pandeminin önemli etkilerinden biri, projede görev yapan yabancı uzman ve çalışanların hareketliliğinin kısıtlanması oldu. Türkiye ve Rusya arasındaki uçuş ve gümrük kısıtlamaları sırasında, projede görev yapması gereken uzman personelin taşınması için özel uçuşlar organize edildi; çalışanların sahaya geçmeden önce karantina ve sağlık kontrollerinden geçirilmesi gerekti. Bu uygulamalar, normal proje organizasyonuna ilave zaman ve operasyonel yük getirdi.
Proje sahasında COVID-19'un yayılmasını sınırlamak amacıyla testler, sağlık kontrolleri, dezenfeksiyon, personel hareketlerinin sınırlandırılması ve çalışma düzenlemeleri uygulandı. 2020 yılının Nisan ayında taşeron firmada çalışan bir kişinin COVID-19 testinin pozitif çıktığı da kamuoyuna açıklandı ve çalışan karantinaya alındı.
Öte yandan pandemi koşullarında inşaat faaliyetlerinin devam ettirilmesi çalışma koşulları açısından da tartışmalara neden oldu. 2020 yılında bazı işçiler ücretlerin ödenmemesi ve çalışma koşullarıyla ilgili sorunlar nedeniyle eylem yaptı; basına yansıyan haberlerde salgın koşullarındaki çalışma ortamına ilişkin eleştiriler de yer aldı. Bu iddialar, projenin teknik ilerlemesinden bağımsız olarak, büyük bir nükleer inşaat projesinde çalışan sağlığı, taşeron yönetimi ve iş gücü sürekliliğinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
2021 yılında uygulanan tam kapanma döneminde de Akkuyu'daki inşaat faaliyetlerinin devam ettiği, proje çalışanlarının kısıtlamalardan muaf tutulduğu ve sahada yoğunlaştırılmış tıbbi gözetim, düzenli COVID-19 testleri ve diğer koruyucu önlemlerin uygulandığı bildirildi.
Projede kamuoyuna en fazla yansıyan gecikme başlıklarından biri, birinci ünitenin elektrik sisteminde kullanılacak bazı şalt ekipmanlarının tedarikinde yaşanan sorunlardır. Türkiye tarafı, Siemens kaynaklı bazı ekipmanların teslimatında Almanya'daki ihracat ve gümrük izinleriyle bağlantılı sorunlar yaşandığını açıklamıştır. Siemens tarafı da bazı ekipmanların gerekli ihracat ve gümrük izinleri alınamadığı için teslim edilemediğini belirtmiştir.
Bunun üzerine proje kapsamında söz konusu ekipmanların Çinli üreticilerden alternatif olarak tedarik edilmesi yoluna gidilmiştir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, bu durumun birinci ünitenin elektrik üretimine geçiş takvimini etkilediğini ve inşaatta yavaşlamaya neden olduğunu açıklamıştır.
Buradaki önemli ders: Nükleer santral projelerinde yalnızca reaktör, buhar jeneratörü veya nükleer ada ekipmanları kritik değildir. Santralin şebekeye elektrik verebilmesi için gerekli olan elektrik dağıtım, şalt, trafo, kontrol ve yardımcı sistemler de projenin kritik yolunda bulunabilir. Bu nedenle tedarik zincirinin güvenilirliği, nükleer proje yönetiminin temel unsurlarından biridir.
Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşının başlamasından sonra Akkuyu projesi, yalnızca teknik bir inşaat projesi olmaktan çıkarak uluslararası ticaret, bankacılık ve yaptırım ortamından da etkilenen bir proje haline gelmiştir. Rus şirketleriyle gerçekleştirilen büyük ölçekli ticari işlemlerde ödeme kanalları, bankacılık ilişkileri ve uluslararası finansman mekanizmaları proje açısından ayrıca önem kazanmıştır.
Bu tür gelişmeler doğrudan bir nükleer güvenlik sorunu olarak değerlendirilmemelidir. Ancak uzun süreli nükleer projelerde finansman ve ödeme mekanizmalarının bozulması, kritik ekipmanların tedarik edilmesini, sözleşmelerin yürütülmesini ve proje takviminin korunmasını dolaylı olarak etkileyebilir. Akkuyu örneği, jeopolitik riskin nükleer proje yönetiminde dikkate alınması gereken bir dış etken olduğunu göstermektedir.
Akkuyu projesinde en dikkat çekici kurumsal ve sözleşmesel krizlerden biri 2022 yılında yaşandı. Projenin inşaat işlerinde ana yüklenici olarak görev yapan, Rus Titan-2 ile Türk IC İçtaş'ın eşit ortaklığındaki Titan-2–IC İçtaş (T2-IC) ortak girişiminin Akkuyu Nükleer A.Ş. ile yaptığı sözleşme 26 Temmuz 2022 tarihinde feshedildi. O tarihte proje sahasında dört ünitenin inşaatı da devam etmekteydi.
Akkuyu Nükleer A.Ş., feshi projenin mevcut aşamasına uygun olarak proje katılımcılarının yeniden yapılandırılması ile açıkladı. Buna karşılık IC İçtaş, fesih işleminin sözleşmenin tabi olduğu uluslararası hukuk ve Türkiye Cumhuriyeti hukuku açısından geçerli olmadığını savundu. Dolayısıyla tarafların kamuoyuna açıkladığı gerekçeler birbirinden farklıydı ve konu kısa sürede yalnızca ticari bir sözleşme anlaşmazlığı olmaktan çıkarak projenin gelecekteki yüklenici ve yerelleştirme yapısına ilişkin bir tartışmaya dönüştü.
Sözleşmenin feshedilmesinin ardından 30 Temmuz 2022 tarihinde Akkuyu Nükleer A.Ş., Türkiye'de kurulmuş TSM Enerji İnşaat Sanayi Limited Şirketi ile yeni bir sözleşme imzaladığını açıkladı. TSM'nin kurulması ve projeye dahil edilmesiyle, daha önce T2-IC ortak girişimi tarafından yürütülen işlerin yeni sözleşme yapısı altında devam ettirilmesi planlandı. Proje yönetimi ayrıca mevcut Türk alt yüklenicilerinin çalışmalarının sürdürülmesini ve sözleşmelerinin yeni yapı altında yeniden düzenlenmesini hedeflediğini açıkladı.
Bu değişiklik, nükleer santral gibi çok sayıda alt yüklenici, tedarikçi ve uzman personelin aynı anda çalıştığı bir projede önemli bir süreklilik riski oluşturuyordu. Özellikle mevcut sözleşmelerin yeni ana yükleniciyle yeniden kurulması, sorumlulukların aktarılması, çalışanların haklarının korunması ve şantiyedeki işlerin kesintiye uğramaması kritik hale geldi. Ağustos 2022'de proje yönetimi, inşaat ve montaj işlerini yürüten şirketlerin büyük bölümünün TSM ile yeni sözleşmeler imzaladığını açıkladı.
Ancak ana yüklenici değişikliği kalıcı olmadı. Ağustos ve Eylül 2022 boyunca Türkiye ve Rusya tarafları arasında yürütülen görüşmelerin ardından, IC İçtaş'ın Akkuyu projesindeki çalışmalarına yeniden devam etmesi konusunda mutabakata varıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Eylül 2022'de Türkiye ve Rusya'nın Akkuyu konusunda anlaşmaya vardığını ve Türk yüklenicinin yeniden projeye dahil edildiğini açıkladı.
Böylece yalnızca birkaç hafta önce ana yüklenici yapısından çıkarılan Türk şirketi, yeniden Akkuyu projesinin inşaat faaliyetlerine dahil oldu. Bu gelişme, Akkuyu'nun yalnızca teknik bir nükleer santral inşaatı olmadığını; sözleşme yapısı, yerli sanayi katılımı, proje yönetimi ve Türkiye–Rusya ilişkilerinin de projenin uygulanmasında doğrudan etkili olabildiğini gösteren önemli bir örnek haline geldi.
Proje yönetimi açısından çıkarılabilecek ders: Büyük nükleer projelerde ana yüklenicinin değiştirilmesi, sıradan bir ticari sözleşme değişikliğinden çok daha karmaşık sonuçlar doğurabilir. Ana yüklenicinin değişmesi; alt yüklenici sözleşmelerini, tedarik zincirini, kalite kayıtlarını, sorumlulukların izlenebilirliğini, deneyimli personelin sürekliliğini ve proje takvimini etkileyebilir. Akkuyu'da 2022 yılında yaşanan kriz, bu bağımlılıkların büyük nükleer projelerde ne kadar önemli olduğunu gösteren somut bir örnektir.
Akkuyu'nun BOO modeli, yatırım ve finansman yapısının projenin önemli özelliklerinden biridir. 2025 yılı sonunda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Rusya tarafından Akkuyu için yaklaşık 9 milyar ABD doları tutarında yeni finansman sağlandığını ve bu kaynağın 2026–2027 döneminde kullanılmasının öngörüldüğünü açıkladı. Bakanlık, 2026 yılında bu finansmandan birkaç milyar dolarlık bir dış kaynak girişinin beklenebileceğini de belirtti.
Bu finansmanı doğrudan bir “maliyet açığının finansmanı” olarak yorumlamak doğru değildir. Kamuya açıklanan bilgiler, finansmanın hangi kalemlerin karşılanması için ve hangi ticari koşullarla yapılandırıldığını bütün ayrıntılarıyla ortaya koymamaktadır. Dolayısıyla bu gelişme, daha temkinli biçimde, projenin büyük ölçekli ve uzun vadeli finansman ihtiyacının devam ettiğini gösteren önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Akkuyu'nun başlangıçtaki BOO yapısında Rus tarafının sermaye, yatırım ve işletme açısından belirleyici bir rolü bulunmaktadır. Son yıllarda ise projeye Türk şirketlerinin veya başka yatırımcıların ortak edilmesine yönelik görüşmeler yeniden gündeme gelmiştir. Kamuya yansıyan açıklamalarda, Rus tarafının projedeki payının bir bölümünün yeni ortaklara açılması ihtimali üzerinde çalışmalar yapıldığı belirtilmektedir.
Böyle bir ortaklık yapısının gerçekleşmesi halinde Akkuyu'nun finansman ve mülkiyet yapısında önemli bir değişiklik meydana gelebilir. Ancak ortaklık görüşmelerinin varlığı, tek başına projenin finansal olarak başarısız olduğu anlamına gelmez. Ortaklık; risk paylaşımı, Türkiye'deki şirketlerin projeye daha fazla katılması, sermaye yapısının çeşitlendirilmesi veya uzun vadeli işletme gelirlerinin paylaşılması gibi farklı amaçlarla da gerçekleştirilebilir.
Akkuyu projesinde çeşitli teknik, kalite, inşaat ve uygulama konularına ilişkin sorunlar ve iddialar kamuoyuna yansımıştır. Ancak bu bilgilerin önemli bir bölümü, Olkiluoto 3 ve Flamanville 3 projelerinde olduğu gibi kapsamlı bir teknik olay ve uygunsuzluk veri tabanı şeklinde kamuya açık değildir. Özellikle bir uygunsuzluğun teknik kök nedeni, güvenlik sınıflandırması, düzeltici faaliyetleri, yeniden oluşmasını önlemeye yönelik tedbirleri ve mali etkileri konusunda kamuya açık ve doğrulanabilir bilgi sınırlıdır.
Bu nedenle iki uç değerlendirmeden de kaçınmak gerekir. Kamuya açık teknik bilgi sınırlı olduğu için Akkuyu'da önemli teknik sorunların hiç yaşanmadığı sonucuna varılamaz. Aynı şekilde, kamuoyuna yansıyan münferit olaylardan hareketle projenin tamamında sistematik bir kalite sorunu bulunduğu da söylenemez. Daha sağlıklı yaklaşım, hangi uygunsuzlukların tespit edildiğine, nasıl değerlendirildiğine, nasıl düzeltildiğine ve bağımsız olarak nasıl doğrulandığına bakmaktır.
Akkuyu projesiyle ilgili uluslararası değerlendirmelerde birinci ünitenin reaktör binası temelinde beton çatlakları bulunduğuna ilişkin bilgiler de yer almıştır. Bazı kaynaklarda temel yapısının belirli bölümlerinin yeniden yapıldığı veya onarıldığı aktarılmıştır. Rosatom tarafı ise temel yapısının uluslararası güvenlik standartlarına uygun olarak tamamlandığını savunmuştur.
Burada teknik açıdan önemli olan nokta, bir beton çatlağının tek başına “nükleer güvenlik sorunu” anlamına gelmemesidir. Çatlağın konumu, boyutu, nedeni, yapının güvenlik fonksiyonu, tasarım kriterleri, kabul sınırları ve yapılan düzeltmenin yeterliliği birlikte değerlendirilmelidir. Nükleer yapılarda esas soru, yalnızca bir kusurun bulunup bulunmadığı değil, kusurun güvenlik açısından anlamının nasıl belirlendiği ve yapının tasarım gereklerini karşılamaya devam ettiğinin nasıl gösterildiğidir.
Önemli ayrım: Nükleer inşaatta “kusursuz inşaat” gerçekçi bir hedef değildir. Asıl hedef; uygunsuzluğu erken tespit etmek, önemini doğru sınıflandırmak, nedenini belirlemek, uygun düzeltici faaliyet uygulamak ve sonucu bağımsız olarak doğrulamaktır. Kalite güvencesinin amacı yalnızca hata olmadığını göstermek değil, hata olduğunda bunun kontrol altında tutulmasını sağlamaktır.
Akkuyu'da inşaat ve imalat faaliyetleri yalnızca yüklenicinin kendi kalite sistemiyle sınırlı değildir. Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) düzenleyici denetim yürütürken, yetkilendirilmiş bağımsız denetim kuruluşları da inşaat, montaj, ekipman ve imalat faaliyetlerini denetlemektedir. Türk Standardları Enstitüsü (TSE), NDK tarafından Akkuyu projesinde teknik destek kuruluşu olarak yetkilendirildiğini ve inşaat, saha, montaj ve imalat denetimleri gerçekleştirdiğini belirtmektedir.
Bu denetim yapısı, nükleer projelerde kalite sorumluluğunun yalnızca ana yükleniciye bırakılmaması açısından önemlidir. Tasarımın uygulanması, malzemenin uygunluğu, kaynak ve beton işleri, ekipman imalatı, montaj faaliyetleri ve kalite kayıtlarının izlenebilirliği farklı seviyelerde kontrol edilebilmektedir. Böylece yüklenicinin yaptığı iş ile düzenleyici veya bağımsız kuruluşun doğrulaması arasında birden fazla kontrol katmanı oluşturulur.
Akkuyu'da yapılan bağımsız denetimler, nükleer inşaatta çok sayıda uygunsuzluk veya eksikliğin ortaya çıkmasının tek başına olağan dışı olmadığını da göstermektedir. Örneğin Akkuyu'da bağımsız kalite denetimi gerçekleştiren Assystem, 2020 yılı sonuna kadar yaklaşık 12.000 saha denetiminde 700'den fazla eksiklik tespit edildiğini ve bunların büyük bölümünün makul süre içinde düzeltildiğini bildirmiştir.
Bu tür rakamlar doğrudan projenin güvenli veya güvensiz olduğu sonucunu vermez. Çünkü bir “eksiklik” ile nükleer güvenlik açısından önemli bir uygunsuzluk aynı şey değildir. Teknik değerlendirmede uygunsuzluğun hangi yapı, sistem veya bileşene ait olduğu, güvenlik sınıfı, kabul kriteri, kök nedeni, düzeltme yöntemi ve tekrarını önleyici faaliyet birlikte incelenmelidir.
Büyük bir nükleer projede yapılan işin fiziksel olarak tamamlanmış olması tek başına yeterli değildir. İşin hangi malzeme ile, hangi prosedüre göre, kim tarafından, hangi koşullarda yapıldığı ve hangi testlerden geçtiği de kayıt altına alınmalıdır. Beton dökümü, kaynak, ekipman imalatı, montaj, test ve kabul faaliyetleri için oluşturulan kalite kayıtları, tesisin ilerleyen aşamalarında yapılan değerlendirmelerin temelini oluşturur.
Bu nedenle kalite kayıtlarının güvenilirliği, nükleer proje yönetiminde teknik bir ayrıntıdan çok daha fazlasıdır. Bir uygunsuzluğun geçmişte hangi işlemden kaynaklandığının belirlenememesi, düzeltici faaliyetin kapsamını ve gelecekte benzer sorunların önlenmesini zorlaştırabilir. Bu açıdan izlenebilirlik, nükleer güvenliğin dolaylı fakat temel unsurlarından biridir.
Akkuyu gibi çok büyük ve aynı anda birden fazla ünitenin inşa edildiği projelerde önemli bir proje yönetimi gerilimi ortaya çıkar: takvime yetişme baskısı ile kalite gereklilikleri arasında denge kurulması gerekir. İnşaatın hızlandırılması kısa vadede ilerleme sağlayabilir; ancak kalite kontrolünün, testlerin veya bağımsız doğrulamanın zayıflaması durumunda daha sonra çok daha büyük gecikmelere yol açabilecek uygunsuzluklar ortaya çıkabilir.
Bu nedenle nükleer projelerde iyi proje yönetimi yalnızca “ne kadar hızlı inşa edildi?” sorusuyla ölçülmez. Daha önemli sorular; iş doğru yapıldı mı, kayıt altına alındı mı, bağımsız olarak doğrulandı mı ve ilerleyen aşamalarda geriye dönük olarak izlenebiliyor mu? sorularıdır. Olkiluoto 3 ve Flamanville 3 deneyimleri de bu yaklaşımın büyük nükleer projelerde ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Akkuyu'nun büyüklüğü nedeniyle teknik risklerin yanında çok büyük bir insan ve organizasyon yönetimi boyutu da bulunmaktadır. Aynı sahada binlerce çalışanın, çok sayıda Türk ve yabancı şirketin, alt yüklenicilerin ve farklı uzmanlık alanlarının birlikte çalışması; eğitim, yetkinlik, iletişim, çalışma prosedürleri ve iş sağlığı-güvenliği uygulamalarını kritik hale getirmektedir.
Türkiye'de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın saha ziyaretlerinde de yüksekte çalışma, sıcak hava koşulları, trafik yolları, dinlenme alanları ve benzeri iş sağlığı ve güvenliği konuları özel olarak ele alınmış; projenin büyüklüğü ve çalışan sirkülasyonunun yüksek olması nedeniyle alınan önlemlerin sürdürülebilir olması gerektiği vurgulanmıştır.
Akkuyu'nun inşaat döneminde nükleer sistemlerle doğrudan ilişkili olmayan, ancak büyük ölçekli şantiye faaliyetlerinin çevresel ve operasyonel etkilerini gösteren olaylar da yaşanmıştır. Bunların değerlendirilmesinde önemli olan nokta, bir inşaat şantiyesi olayı ile nükleer güvenlik olayının birbirinden ayrılmasıdır. İnşaat sırasında meydana gelen bir patlatma, vinç olayı veya iş kazası doğrudan reaktör güvenliği anlamına gelmez; ancak büyük bir nükleer tesisin kurulması sırasında çevre, iş güvenliği, lojistik ve saha yönetiminin ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Akkuyu Nükleer Güç Santralı'nın uzun yıllara yayılan inşaat sürecinde iş kazaları, işçi sağlığı sorunları ve çalışma koşulları da kamuoyuna yansıyan önemli konular arasında yer almıştır. İnşaat sahasında meydana gelen bazı iş kazalarında çalışanların hayatını kaybettiği, bazı olaylarda ise yaralanmaların yaşandığı bildirilmiştir. Büyük ve çok sayıda yüklenici ile taşeronun faaliyet gösterdiği bir nükleer santral şantiyesinde iş sağlığı ve güvenliği yalnızca genel bir şantiye konusu değildir; çalışanların güvenliği, çalışma disiplininin sürekliliği ve güvenlik kültürünün yerleşmesi açısından da önem taşır.
İşçi sağlığı konusunda da çeşitli olaylar kamuoyuna yansımıştır. Özellikle yemek kaynaklı zehirlenme iddiaları, sağlık sorunları, kamp koşulları ve çalışanların sağlık hizmetlerine ilişkin şikâyetleri zaman zaman gündeme gelmiştir. Akkuyu şantiyesinde çalışan bazı işçiler tarafından yemeklerin kalitesi, hijyen koşulları, barınma imkânları ve çalışma ortamının genel koşulları hakkında çeşitli şikâyetler dile getirilmiştir. İşçilerin anlatımlarında özellikle yemeklerin yeterli kalitede olmadığı, hijyen konusunda sorunlar bulunduğu ve kalabalık yaşam alanlarının çalışanların sağlığını ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediği ileri sürülmüştür. Bazı çalışanların şantiye ve kamp koşullarını son derece ağır ifadelerle tanımlaması, sorunun yalnızca ücret ve çalışma saatleriyle sınırlı olmadığını göstermektedir.
Bu olayların tamamını doğrudan nükleer güvenlik problemi olarak değerlendirmek doğru değildir. Bununla birlikte, büyük bir nükleer tesisin inşasında çalışanların barınma, beslenme, sağlık ve hijyen koşullarının yeterli olması; iş gücünün fiziksel ve psikolojik olarak sürdürülebilir koşullarda çalışması ve ortaya çıkan sorunların araştırılıp giderilmesi, projenin genel yönetim kalitesi açısından önemlidir. Bu tür iddialar, büyük ölçekli bir nükleer projenin insan kaynağı yönetimi ve çalışma kültürü açısından ayrıca değerlendirilmelidir. Çok sayıda çalışanın uzun süre aynı şantiye ve konaklama alanlarında yaşadığı projelerde beslenme, hijyen, barınma, dinlenme ve sağlık hizmetleri yalnızca sosyal sorumluluk konusu değildir. Çalışanların fiziksel ve psikolojik koşulları; dikkat, prosedürlere uyum, hata yapma olasılığı ve iş güvenliği performansı üzerinde de etkili olabilir.
Ücret ödemeleri, işten çıkarmalar ve işçi protestoları da özellikle taşeron firmalar üzerinden yürütülen çalışma yapısının yarattığı sorunlar arasında yer almıştır. Bazı dönemlerde ücret ödemelerindeki gecikmeler nedeniyle işçilerin iş bırakma veya protesto eylemleri yaptığı, bazı çalışan gruplarının ise işten çıkarılmalara ilişkin şikâyetlerde bulunduğu basına yansımıştır. Proje şirketi ise çalışanların önemli bölümünün taşeron firmalarda istihdam edildiğini ve ücret ödemelerinin ilgili işverenlerin sorumluluğunda olduğunu açıklamıştır.
Bu sorunların Akkuyu projesine etkisi yalnızca ortaya çıkan olay sırasında işin durup durmamasıyla ölçülemez. Yüksek iş gücü devri, deneyimli personelin kaybedilmesi, taşeron değişiklikleri, çalışan motivasyonunun azalması, iş güvenliği sorunlarının tekrarlanması ve çalışma ilişkilerindeki belirsizlikler, uzun süreli ve karmaşık bir nükleer projenin kalite ve takvim performansını dolaylı olarak etkileyebilir. Nükleer güvenlik kültürü yalnızca santral işletmeye alındıktan sonra başlayan bir kavram değildir; inşaat sırasında prosedürlere uyma, uygunsuzlukları bildirme, kaliteyi sorgulama, gerektiğinde işi durdurabilme ve yapılan işin kayıtlarını eksiksiz tutma alışkanlıkları da gelecekteki işletme güvenliği için önemlidir. Bu nedenle Akkuyu'daki iş gücü sorunları, iş sağlığı ve güvenliği, insan kaynakları, taşeron yönetimi, kalite güvencesi ve güvenlik kültürünün birlikte değerlendirilmesi gereken bir proje yönetimi konusu olarak ele alınmalıdır.
19 Ocak 2021 tarihinde Akkuyu sahasında yürütülen planlı patlatma çalışması sırasında Büyükeceli bölgesindeki bazı ev ve seralarda hasar meydana geldi. Mersin Valiliği olayın planlı bir patlatma olduğunu, hasarların tespiti için bir komisyon oluşturulduğunu ve vatandaşların zararlarının karşılanacağını açıkladı. Olayın incelenmesi için Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Güvenlik Denetleme Başkanlığı'ndan da ekip görevlendirildi.
Hasar tespitinin ardından ev ve seralarda meydana gelen zararların giderildiği ve onarım çalışmalarının tamamlandığı bildirildi. Bu olay nükleer güvenlik sistemi arızası veya radyolojik olay değildir. Bununla birlikte, nükleer santral şantiyelerinin yalnızca tesis sınırları içindeki teknik faaliyetlerden ibaret olmadığını; patlatma, ağır taşımacılık, hafriyat, trafik, gürültü, titreşim ve benzeri faaliyetlerin çevredeki yerleşimlerle birlikte yönetilmesi gerektiğini göstermektedir.
Buradaki temel ayrım: İnşaat faaliyetinden kaynaklanan bir çevresel veya iş güvenliği olayı ile nükleer güvenlik olayı aynı kategoride değildir. Ancak büyük nükleer projelerde her ikisi de ciddi biçimde yönetilmelidir. Çünkü güvenlik kültürü yalnızca reaktör işletmeye alındığında değil, inşaatın ilk gününden itibaren oluşturulur.
6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesi merkezli 7,7 büyüklüğündeki deprem ve aynı gün meydana gelen diğer büyük deprem, Türkiye'nin güney ve güneydoğusunda geniş bir bölgede ağır hasara yol açtı. İnşaatı devam eden Akkuyu sahasında ise proje şirketi tarafından yapılan ilk açıklamalarda bina, ekipman ve vinçlerde hasar tespit edilmediği ve inşaat ile montaj faaliyetlerinin devam ettiği bildirildi.
Burada da “hasar meydana gelmedi” ifadesinin kapsamını doğru anlamak gerekir. 2023 yılında Akkuyu henüz işletmede olan bir nükleer güç santrali değildi; tesisin inşaat ve montaj faaliyetleri devam ediyordu. Dolayısıyla bu olay, işletmedeki bir reaktörün deprem performansının doğrulanması şeklinde yorumlanmamalıdır. Bununla birlikte olay, saha seçimi, sismik tasarım, yapıların dayanımı, inşaat kalitesi ve dış tehlikelerin değerlendirilmesi açısından önemli bir gerçek hayat gözlemi oluşturmuştur.
Akkuyu'da inşaat kalite kontrolünün önemli unsurlarından biri de son yıllarda kullanılan İnşaat Kontrol Bilgi Sistemi olmuştur. Sistemin 2023 yılında devreye alındığı ve 2025 yılı Ağustos ayı itibarıyla sistem üzerinden 168 binden fazla kabul denetimi gerçekleştirildiği bildirilmektedir. Sistemde Akkuyu Nükleer A.Ş., NDK, bağımsız denetim kuruluşları, yükleniciler ve alt yükleniciler dahil 50 kuruluştan 1.500'den fazla kullanıcı bulunduğu açıklanmıştır.
Böyle bir sistemin temel önemi yalnızca denetim sayısının artırılması değildir. Büyük bir nükleer inşaatta aynı işin farklı taraflar tarafından görülmesi, denetim sonuçlarının kaydedilmesi, uygunsuzlukların izlenmesi ve yapılan iş ile oluşturulan kalite kayıtlarının ilişkilendirilebilmesi kritik öneme sahiptir. Dijital kayıt sistemi bu nedenle kalite güvencesinin yerini alan bir mekanizma değil, kalite kontrol sürecinin izlenebilirliğini ve koordinasyonunu güçlendiren bir araç olarak değerlendirilmelidir.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nde kullanılan reaktör tasarımı, çoğu zaman Novovoronej II NGS'deki VVER-1200/V-392M tasarımı ile birlikte anılmaktadır. Ancak Akkuyu'da uygulanan tasarım doğrudan V-392M'nin kopyası değildir. Uluslararası teknik değerlendirmelere göre Akkuyu için kullanılan VVER-1200/V-509 tasarımı, V-392M temelinden geliştirilmiş ve daha sonra VVER-TOI tasarımından bazı unsurların da dahil edildiği şekilde Akkuyu projesine uyarlanmıştır. Bu nedenle Akkuyu'yu, tamamen sıfırdan geliştirilmiş bir reaktör tasarımı ile kanıtlanmış bir referans santralın birebir tekrarı arasında değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Bu farklılaşmanın proje yönetimi açısından önemi, tek tek ekipmanların daha önce kullanılmış olup olmamasından çok, tasarımın bir bütün olarak ne ölçüde olgunlaştırıldığı ve doğrulandığı sorusunda ortaya çıkar. Referans tasarımdan yapılan değişiklikler; sistem arayüzlerinin yeniden değerlendirilmesini, tasarım dokümanlarının güncellenmesini, hesap ve analizlerin yeniden doğrulanmasını, ekipman yeterliliklerinin gösterilmesini ve güvenlik analizlerinin yeni tasarıma göre uyarlanmasını gerektirir. Özellikle nükleer bir projede tasarım değişikliklerinin birbirinden bağımsız olmadığı; bir ekipmandaki veya sistemdeki değişikliğin yardımcı sistemleri, kontrol sistemlerini, güvenlik analizlerini, imalat gereklerini ve test programlarını da etkileyebileceği unutulmamalıdır.
Bu nedenle tasarım farklılaşması tek başına bir gecikme nedeni olarak gösterilemez. Ancak proje başlangıcında tasarımın yeterince olgunlaşmamış olması veya tasarım değişikliklerinin inşaat ve tedarik süreçleri başladıktan sonra devam etmesi durumunda, bunun proje takvimi üzerinde zincirleme etkiler oluşturma potansiyeli vardır. Tasarımın geç kesinleşmesi; imalat resimlerinin ve teknik şartnamelerin değiştirilmesine, tedarik siparişlerinin revize edilmesine, bazı imalatların yeniden yapılmasına, saha çalışmalarının beklemesine ve lisanslama dokümanlarının güncellenmesine neden olabilir. Böyle bir durumda gecikme yalnızca mühendislik departmanında kalmaz; mühendislik → tedarik → imalat → inşaat → montaj → test → devreye alma zincirinin tamamına yayılabilir.
Akkuyu açısından bu konu özellikle önemlidir; çünkü proje aynı anda dört güç ünitesinin inşasını, farklı tedarik zincirlerini, çok sayıda yüklenici ve alt yükleniciyi ve kapsamlı bir lisanslama sürecini içermektedir. Üstelik ilerleyen yıllarda kritik Batılı ekipmanların tedarikinde yaşanan sorunlar, yüklenici yapısındaki değişiklikler ve finansman koşullarındaki baskılar gibi başka proje riskleri de ortaya çıkmıştır. Bu nedenle V-509 tasarımının referans tasarımdan farklı olması ile Akkuyu'daki toplam gecikme arasında doğrudan bir nedensellik kurmak doğru değildir; ancak tasarım farklılaşmasının, diğer risklerle birleştiğinde proje koordinasyonu ve değişiklik yönetimini daha karmaşık hale getirebilecek bir faktör olduğu söylenebilir.
Referans santral tasarımından yapılan sapmalar, tek başına bir gecikme nedeni değildir; ancak tasarım doğrulama ve değişiklik yönetimi yükünü artırabilir. Referans tasarımda daha önce doğrulanmış çözümler yerine farklı sistem, ekipman veya teknik düzenlemelerin kullanılması; mühendislik hesaplarının yeniden yapılmasını, tasarım dokümanlarının güncellenmesini, tedarik ve imalat şartlarının değiştirilmesini, yeni test ve doğrulama çalışmalarını ve gerektiğinde lisanslama belgelerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Bu çalışmalar inşaat ve tedarik faaliyetleriyle aynı döneme denk gelirse, bir tasarım değişikliği mühendislikten tedarike, imalattan montaja ve testlere kadar uzanan zincirleme gecikmelere yol açabilir.
Akkuyu örneği bu açıdan, tasarım olgunluğu ile proje takvimi arasındaki ilişkinin ve tasarım değişikliklerinin büyük ölçekli nükleer projelerde nasıl yönetilmesi gerektiğinin incelenmesi açısından önemli bir örnektir.
Akkuyu'yu Olkiluoto 3 ve Flamanville 3 ile karşılaştırırken yalnızca ortaya çıkan teknik problemlerin sayısına bakmak yeterli değildir. Üç proje de büyük ölçekli EPR/VVER gibi karmaşık nükleer teknolojilerin inşasında; tasarım, tedarik zinciri, kalite güvencesi, yüklenici yönetimi, lisanslama ve proje yönetiminin ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir. Ancak projelerin sözleşme modelleri, düzenleyici sistemleri, sahiplik yapıları, inşaat dönemleri ve kamuya açık bilgi üretme biçimleri birbirinden farklıdır.
Olkiluoto 3 ve Flamanville 3 projelerinde özellikle beton, kaynak, reaktör basınç kabı, malzeme özellikleri, üretim kayıtları, kalite uygunsuzlukları ve tasarım değişiklikleri konusunda çok sayıda düzenleyici belge ve teknik rapor kamuya yansımıştır. Bu nedenle bu iki proje için geriye dönük ayrıntılı bir teknik sorun analizi yapmak daha kolaydır. Akkuyu'da ise kamuya açık bilgilerde takvim, tedarik, finansman, yüklenici değişiklikleri ve proje ilerlemesi daha görünür durumdadır.
Bu farkın tek bir açıklaması yoktur. Akkuyu'da bazı teknik problemlerin daha sınırlı olması mümkün olduğu gibi, mevcut teknik bilgilerin kamuya daha sınırlı yansıması da mümkündür. Bu nedenle “Olkiluoto ve Flamanville'de sorun vardı, Akkuyu'da yok” şeklindeki bir sonuç mevcut verilerle desteklenemez. Aynı şekilde kamuya yansıyan birkaç olaydan hareketle Akkuyu'nun tamamında sistematik bir kalite sorunu bulunduğunu ileri sürmek de doğru değildir.
Akkuyu NGS'nin en dikkat çekici özelliklerinden biri, dört adet VVER-1200 ünitesinin aynı saha içinde birbirini takip eden ve büyük ölçüde paralel inşaat süreçleriyle gerçekleştirilmesidir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da Akkuyu sahasını dünyanın en büyük nükleer santral inşaatlarından biri olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşım, ortak altyapıların, uzmanlıkların, ekipmanların ve insan kaynağının daha etkin kullanılmasına olanak sağlayabilir; ancak aynı zamanda çok büyük bir koordinasyon ve kalite yönetimi ihtiyacı yaratır.
Dört reaktör binasıyla birlikte türbin adaları, yardımcı sistemler, elektrik altyapısı, deniz yapıları, soğutma sistemleri, yakıt tesisleri, kontrol ve ölçüm sistemleri, lojistik faaliyetleri ve çok sayıda geçici ve kalıcı yapı aynı şantiye içinde yönetilmektedir. Ünitelerin farklı inşaat aşamalarında bulunması da proje yönetimini daha karmaşık hale getirir. Bir ünitede beton ve yapı işleri sürerken diğerinde ekipman montajı, başka bir ünitede test ve devreye alma faaliyetleri yürütülebilir.
Bu modelin önemli bir avantajı, ilk ünitede elde edilen tasarım, imalat, montaj ve devreye alma deneyiminin sonraki ünitelere aktarılabilmesidir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için öğrenilen derslerin sistematik olarak kaydedilmesi, uygunsuzlukların izlenmesi ve gerekli tasarım veya uygulama değişikliklerinin sonraki ünitelere kontrollü biçimde aktarılması gerekir. Aksi durumda paralel inşaat, aynı hatanın birden fazla ünitede tekrarlanması riskini de beraberinde getirebilir.
Dört üniteyi aynı anda inşa etmek yalnızca dört kez santral inşa etmek değildir. Ortak altyapılar, tedarik zinciri, kalite kontrolü, insan kaynağı ve proje yönetimi açısından çok daha büyük ve birbirine bağımlı bir sistem oluşturur. Bu nedenle Akkuyu'nun ölçeği, Türkiye'nin gelecekteki nükleer projeleri için önemli bir proje yönetimi deneyimi oluşturmaktadır.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi, yalnızca Türkiye'nin ilk nükleer güç santrali olması bakımından değil, aynı zamanda nükleer enerji sektöründe Build-Own-Operate (BOO) modeliyle gerçekleştirilen ilk nükleer yeni inşa projesi olması bakımından da dünya nükleer endüstrisinde önemli bir yere sahiptir. Projede kullanılan VVER-1200 tasarımı için Novovoronezh II NGS referans santral olarak alınmış olmakla birlikte, Akkuyu'daki üniteler referans santralin birebir kopyası değildir. Tasarım, Akkuyu sahasının coğrafi, iklimsel, altyapısal ve diğer saha koşullarına uyarlanmış; bazı sistem ve uygulamalarda referans tesisten farklı çözümler geliştirilmiştir.
Bu durum, Akkuyu'yu daha önce işletme deneyimi bulunan bir santral tasarımının aynen tekrarlanmasından farklı bir konuma getirmektedir. Bir yandan VVER-1200 teknolojisinin önceki projelerden edinilen deneyimleri kullanılırken, diğer yandan referans tasarımın Türkiye'deki yeni bir sahaya uyarlanması, dört ünitenin aynı sahada eş zamanlı olarak inşa edilmesi, farklı ülkelerden tedarikçi ve yüklenicilerin koordinasyonu, yeni bir nükleer düzenleyici ve işletmeci ekosisteminin oluşturulması gibi ilave teknik ve organizasyonel zorluklar ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle Akkuyu projesinde belirli teknik, kalite, imalat, tedarik, montaj ve koordinasyon sorunlarının ortaya çıkması başlı başına şaşırtıcı olmamalıdır. Buradaki temel husus, bu tür sorunların projenin teknolojik ve kurumsal özgünlüğü dikkate alındığında yönetilmesi gereken doğal proje riskleri olarak değerlendirilmesi gerektiğidir. Nitekim inşaat sürecinde temel betonundaki çatlak iddiaları, bazı inşaat uygulamalarına ilişkin tartışmalar, yüklenici değişiklikleri ve ekipman tedarikindeki gecikmeler gibi çeşitli sorun ve aksaklıklar kamuoyuna yansımıştır. Bununla birlikte, bu örneklerin kapsamı ve teknik kök nedenleri konusunda kamuya açık bilgiler, Olkiluoto 3 veya Flamanville 3 projelerinde olduğu kadar ayrıntılı ve sistematik değildir.
Akkuyu'nun kamuoyuna yönelik iletişiminde ise çoğunlukla inşaatın ilerlemesi, önemli ekipmanların sahaya ulaşması, montajların tamamlanması ve yeni aşamalara geçilmesi gibi olumlu ilerleme göstergeleri öne çıkarılmıştır. Buna karşılık, ortaya çıkan teknik veya kalite problemlerinin kök nedenleri, uygunsuzlukların kapsamı, düzeltici ve önleyici faaliyetler, yeniden yapılan imalatlar, maliyet etkileri ve benzer problemlerin tekrarını önlemeye yönelik sistematik tedbirler hakkında kamuya açık ve ayrıntılı teknik bilgi daha sınırlı kalmıştır.
Bu nedenle Akkuyu projesini değerlendirirken iki uç yaklaşım da benimsenmemelidir. Bir taraftan, kamuoyuna sınırlı sayıda teknik sorun yansımış olmasını projenin teknik açıdan tamamen problemsiz olduğu şeklinde yorumlamak doğru değildir. Diğer taraftan, kamuya açık olmayan veya doğrulanamayan iddialardan hareketle kapsamlı bir teknik başarısızlık tablosu oluşturmak da bilimsel açıdan doğru değildir. Daha doğru yaklaşım, Akkuyu'nun yeni bir ülkede, referans tasarımın saha koşullarına uyarlanmasıyla ve daha önce nükleer alanda uygulanmamış bir BOO modeli altında gerçekleştirilmesi nedeniyle önemli bir teknik ve organizasyonel öğrenme süreci içerdiğini; buna karşılık bu süreçte yaşanan sorunların kamuya açık teknik dokümantasyonda yeterince ayrıntılı ve sistematik biçimde görünür olmadığını kabul etmektir.
Akkuyu, Türkiye'nin nükleer santral inşası konusundaki ilk büyük ölçekli uygulaması olması nedeniyle yalnızca bir elektrik üretim yatırımı değildir. Proje aynı zamanda Türk sanayisinin nükleer kalite gereklilikleriyle tanışması, tedarikçi altyapısının geliştirilmesi ve nükleer alanda uzun vadeli bir sanayi ekosisteminin oluşturulması açısından da önem taşımaktadır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın 2025 yılı verilerine göre Akkuyu NGS'de yerlileştirme oranı yüzde 54,73 seviyesine ulaşmıştır. Bakanlık ayrıca nükleer enerji alanındaki yerli üreticileri daha sistematik biçimde projelere dahil etmek amacıyla Nükleer Enerji Tedarikçi Bilgi Sistemi (NETBİS)'i oluşturmuştur. Bu sistemle firmaların kapasiteleri, sertifikaları, ürün ve hizmetleri ile teknik yeterliliklerinin yatırımcılara tanıtılması amaçlanmaktadır.
Bununla birlikte “yerli katkı” kavramının yalnızca Türkiye'de üretilen ekipman miktarı olarak değerlendirilmemesi gerekir. Nükleer sanayide asıl uzun vadeli kazanım; tasarım kabiliyeti, nükleer kalite güvencesi, özel imalat yetkinliği, sertifikasyon, test ve doğrulama, bakım ve servis kapasitesi gibi yeteneklerin kalıcı hale gelmesidir. Bu nedenle Akkuyu'nun Türkiye açısından gerçek sanayi kazanımı, yalnızca proje süresince yapılan yerli tedarikle değil, bu firmaların sonraki nükleer projelerde de rekabet edebilecek kapasite kazanmasıyla ölçülebilir.
Akkuyu'nun önemli uzun vadeli etkilerinden biri de Türkiye'de nükleer alanda uzman insan kaynağı oluşturulmasıdır. Proje kapsamında Türk öğrenciler nükleer mühendislik ve ilgili alanlarda eğitim almak üzere Rusya'daki üniversitelere gönderilmiştir. Bu program yalnızca santralin inşaat dönemindeki personel ihtiyacını değil, gelecekteki işletme, bakım, güvenlik ve teknik yönetim kapasitesini de desteklemeyi amaçlamaktadır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın Temmuz 2026 verilerine göre Akkuyu NGS kapsamında 251 öğrenci lisans, 146 öğrenci yüksek lisans eğitimi için Rusya'ya gönderilmiş; mezun olan 322 öğrenci Akkuyu Nükleer A.Ş.'de istihdam edilmiştir. Ayrıca 75 öğrencinin eğitimine devam ettiği ve 2025–2026 eğitim öğretim döneminde 70 öğrencinin daha Rusya'ya gönderilmesinin planlandığı belirtilmektedir. Bu eğitim programının önemli bir özelliği de öğrencilerin, Rusya tarafınca sağlanan eğitim ve burs imkânları karşılığında belirli süreyle hizmet yükümlülüğü içeren sözleşmeler imzalamış olmalarıdır. Dolayısıyla bu program yalnızca Türkiye'nin nükleer alanda insan kaynağı yetiştirmesi olarak değil, aynı zamanda yetiştirilen personelin belirli bir süre Rusya'nın nükleer teknoloji ve işletme yapısı içerisinde çalışmasını öngören bir insan kaynağı modeli olarak da değerlendirilmelidir.
İnsan kaynağı açısından önemli nokta yalnızca eğitim alan mühendislerin sayısı değildir. Nükleer bir santralin işletilmesi; reaktör fiziği, termohidrolik, nükleer güvenlik, radyasyondan korunma, elektrik ve kontrol sistemleri, bakım, kalite güvencesi, yakıt yönetimi ve acil durum yönetimi gibi çok farklı uzmanlık alanlarının birlikte çalışmasını gerektirir. Bu nedenle Akkuyu, Türkiye'de nükleer teknolojiye ilişkin kurumsal bilgi birikiminin oluşturulması açısından da uzun vadeli bir eğitim projesi niteliğindedir.
Nükleer insan kaynağı yalnızca santrali işletecek personelden oluşmaz. Etkin bir nükleer program için aynı zamanda bağımsız düzenleyici kuruluşlarda, teknik destek kuruluşlarında, araştırma kurumlarında ve kamu yönetiminde nükleer teknoloji konusunda uzman personel bulunması gerekir.
Bu nedenle Akkuyu projesi kapsamında yalnızca santral işletme personelinin değil, NDK, TENMAK, TÜNAŞ ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı gibi kurumların insan kaynağının geliştirilmesine yönelik yurt dışı eğitim programları da yürütülmektedir. Bakanlığın Temmuz 2026 verilerine göre bu kurumlar için toplam 463 öğrenci yurt dışında eğitim almak üzere görevlendirilmiştir.
Akkuyu'nun maliyeti konusunda farklı kaynaklarda farklı rakamların bulunmasının temel nedeni, projenin BOO modeliyle finanse edilmesi ve toplam proje maliyetinin Türkiye'nin doğrudan kamu yatırım harcaması şeklinde açıklanmamasıdır. Bu nedenle başlangıç proje değeri, daha sonraki maliyet tahminleri ve finansman rakamları birbirinden ayrılmalıdır.
| Dönem | Maliyet | Değerlendirme |
|---|---|---|
| 2010 | ≈ 20 milyar $ | Proje ilk açıklandığında kullanılan toplam yatırım büyüklüğü. |
| 2023 | ≈ 23–24 milyar $ | Rusya tarafının açıkladığı güncellenmiş proje maliyeti. |
| 2024 | ≈ 24–25 milyar $ | Rosatom Genel Müdürü Aleksey Likhachev tarafından verilen güncel tahmin aralığı. |
| 2025–2026 | 9 milyar $ yeni finansman | Rusya tarafından sağlanan yeni finansman; bu rakam toplam proje maliyeti değildir. |
Akkuyu projesi 2010 yılında kamuoyuna yaklaşık 20 milyar ABD doları büyüklüğünde bir yatırım olarak duyuruldu. Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da bugün projede yaklaşık 20 milyar dolarlık Rus sermayesinin kullanıldığını belirtmektedir.
Bu başlangıç büyüklüğü, dört adet VVER-1200 ünitesinden oluşan yaklaşık 4.800 MW'lık santral için öngörülen proje yatırımını ifade etmektedir. Dolayısıyla tek bir reaktör için 20 milyar dolar olarak değerlendirilmemelidir.
Maliyet tahminleri zaman içinde yükseldi. 2023 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Rosatom Genel Müdürü Aleksey Likhachev arasında geçen bir görüşmede projenin maliyetinin yaklaşık 23–24 milyar $ seviyesinde olduğu ifade edildi. 2024 yılında Likhachev, maliyeti 24–25 milyar $ olarak açıkladı.
Böylece 2010'da kullanılan yaklaşık 20 milyar dolarlık başlangıç değerine kıyasla, 2024 itibarıyla açıklanan 24–25 milyar dolarlık tahmin yaklaşık %20–25 nominal artışa karşılık gelmektedir.
Bununla birlikte bu artışın tamamını yalnızca "inşaatın pahalanması" olarak yorumlamak doğru değildir. Döviz kurları, enflasyon, tedarik maliyetleri, uzun inşaat süresi, finansman koşulları ve proje kapsamındaki değişiklikler toplam proje ekonomisini etkileyebilir.
Aralık 2025'te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Rusya'nın Akkuyu için yaklaşık 9 milyar $ yeni finansman sağladığını açıkladı. Bu tutarın 2026–2027 döneminde kullanılacağı ve 2026 için yaklaşık 4–5 milyar dolarlık dış finansman akışı oluşturacağı belirtildi.
Yaklaşık 24–25 milyar $, projenin güncellenmiş toplam maliyetine ilişkin bir tahmindir. Yaklaşık 9 milyar $ ise projeye sağlanan yeni finansmandır. Yeni finansmanın tamamını "maliyet artışı" olarak değerlendirmek doğru değildir.
İlk elektrik hedefinin 2023'ten 2026 sonuna kayması, uzun proje süresinin ekonomik etkisini artırdı.
Kritik elektrik ekipmanlarının tedarikindeki gecikmeler alternatif tedarik ve yeniden planlama ihtiyacı doğurdu.
Uzayan inşaat dönemi ve uluslararası ödeme kanallarındaki sorunlar finansman yönetimini daha kritik hale getirdi.
2022 sonrasında yaptırım ve ihracat kısıtlamaları bazı tedarik ve ödeme süreçlerini etkiledi.
Akkuyu projesinin ekonomik yapısının önemli bir unsuru, üretilen elektriğin belirli bir bölümünün uzun dönemli alım mekanizmasıdır. Hükümetlerarası anlaşmaya göre Türkiye tarafının, santralin üreteceği elektriğin ortalama yüzde 50'sini 15 yıl boyunca TETAŞ tarafından satın alma yükümlülüğü bulunmaktadır.
Üretilecek elektriğin alım fiyatı ilk iki ünite için 12,35 ABD cent/kWh olarak belirlenmiştir. Bu fiyat, projenin yatırımcı açısından uzun dönemli gelir görünürlüğünü destekleyen temel unsurlardan biridir.
Bu nedenle Akkuyu'nun ekonomik değerlendirmesi yalnızca "santral kaç milyar dolara yapılıyor?" sorusuyla sınırlı tutulmamalıdır. Yatırım maliyeti, finansman yapısı, elektrik alım garantisi, işletme dönemi gelirleri, yakıt ve işletme giderleri, uzun dönemli kur riski ve Türkiye elektrik piyasasındaki fiyatlar birlikte değerlendirilmelidir.
Haziran 2026'da Akkuyu Nükleer A.Ş., birinci güç ünitesindeki inşaat çalışmalarının tamamlandığını ve reaktör tesisinde soğuk ve sıcak testlere hazırlıkların sürdüğünü açıkladı.
Haziran 2026'da reaktör basınç kabına 163 adet temsili yakıt demeti yüklenerek gerçek yakıt yüklemesinin provası gerçekleştirildi. Bu işlem mekanik, hidrolik ve termal sistemlerin işletmeye alma öncesi kontrolünün önemli aşamalarından biridir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2026 sonuna kadar birinci üniteden ilk elektriğin üretilmesini hedeflemektedir.
NDK, Mayıs 2026'da ikinci güç ünitesi için işletmeye alma çalışmalarının başlamasına izin verdi. Başvuru kapsamında 22 bin sayfadan fazla doküman sunuldu. Bu izin, ikinci ünitenin işletmeye alma programına geçmesi açısından önemli bir kilometre taşıdır.
Üçüncü ve dördüncü ünitelerin nükleer ada ve yardımcı sistemlerine ilişkin büyük montaj faaliyetleri 2026 yılında da devam etmektedir. Üçüncü ünitede reaktör kabının tasarım pozisyonuna montajı Aralık 2025'te tamamlanmış; dördüncü ünitede ise koruma kabı ve destek yapılarının montajı ilerletilmiştir.
Uluslararası Enerji Ajansı'nın Mayıs 2026 itibarıyla verdiği bilgiye göre dört reaktörün tamamının 2028 sonuna kadar enerji üretimine başlaması beklenmektedir. Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da 2028 yılında dört ünitenin tamamının devreye alınmasını hedeflemektedir.
Akkuyu'nun inşaat ve işletmeye alma süreçleri Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK)'nun lisans ve denetimleri altında yürütülmektedir. NDK tarafından dört ünite için inşaat lisansları verilmiş olması, projenin tüm ünitelerinde inşaat faaliyetlerinin düzenleyici çerçeve içinde yürütülmesini sağlamıştır. Bir ünitenin inşaat aşamasından işletmeye alma aşamasına geçmesi ise ayrıca düzenleyici izin gerektirmektedir.
Birinci ünite için işletmeye alma izni 21 Kasım 2023 tarihinde verilirken, diğer ünitelerde de inşaat ve işletmeye alma süreçleri kendi lisanslama aşamalarına göre ilerlemektedir. İşletmeye alma faaliyetleri; sistemlerin test edilmesi, ekipmanların tasarım gereklerini karşılayıp karşılamadığının gösterilmesi, güvenlik açısından önemli sistemlerin doğrulanması ve gerekli dokümantasyonun tamamlanması gibi çok sayıda teknik faaliyeti kapsamaktadır.
Nükleer lisanslama sürecinin ölçeğini gösteren örneklerden biri de ikinci ünite için işletmeye alma izni sürecidir. Bu kapsamda NDK'ya 22 binden fazla sayfadan oluşan teknik doküman sunulduğu ve izin sonrasında işletmeye alma faaliyetlerinin NDK gözetiminde yürütüldüğü açıklanmıştır. Bu durum, bir nükleer ünitenin işletmeye alınmasının yalnızca fiziksel inşaatın tamamlanmasından ibaret olmadığını göstermektedir.
İnşaat tamamlandı demek, santral işletmeye hazır demek değildir. Nükleer bir ünitenin işletmeye alınabilmesi için tasarım gereklerinin karşılandığının, sistemlerin öngörülen işlevlerini yerine getirdiğinin, testlerin tamamlandığının ve güvenlik açısından gerekli dokümantasyonun düzenleyici kuruma sunulduğunun gösterilmesi gerekir.
Akkuyu henüz dört ünitesiyle ticari işletmeye geçmiş tamamlanmış bir proje değildir. Bu nedenle çıkarılabilecek derslerin bir bölümü tamamlanmış sonuçlardan değil, devam eden bir nükleer projenin deneyimlerinden oluşmaktadır. Ayrıca bazı teknik ve ticari konularda kamuya açık veriler sınırlı olduğundan, kesin sonuçlarla belirsizlikler birbirinden ayrılmalıdır.
Birinci ünite için açıklanan ilk elektrik hedeflerinin zaman içinde 2023'ten 2024'e, 2025'e ve 2026'ya taşınması, büyük nükleer projelerde takvimin yalnızca inşaat hızına göre belirlenemeyeceğini göstermektedir. Lisanslama, ekipman tedariki, kalite kontrolleri, sistem testleri ve işletmeye alma faaliyetleri birbirine bağlıdır.
Siemens ekipmanlarının tedarikinde yaşanan sorunlar ile Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında ortaya çıkan ihracat kısıtlamaları, bankacılık ve ödeme kanalı sorunları, nükleer projelerde teknik olmayan dış gelişmelerin de kritik yol üzerinde etkili olabileceğini göstermiştir. Her ekipman için ikinci bir tedarikçi bulmak gerçekçi olmayabilir; ancak kritik ekipmanlar ve alternatif tedarik stratejileri proje başlangıcından itibaren risk yönetiminin parçası olmalıdır.
2022'de T2-IC ortak girişiminin sözleşmesinin feshedilmesi ve ardından TSM Enerji'nin devreye alınması, ana yüklenici değişikliğinin yalnızca ticari bir konu olmadığını göstermiştir. Böyle bir değişiklik; personel, alt yükleniciler, kalite kayıtları, sorumlulukların izlenebilirliği ve tedarik zinciri açısından teknik süreklilik gerektirir.
Akkuyu'daki yerli katkının Türkiye açısından kalıcı bir nükleer sanayi yetkinliğine dönüşüp dönüşmeyeceği, yalnızca projede kullanılan yerli malzeme ve hizmetlerin oranıyla ölçülemez. Asıl ölçüt; nükleer kalite güvencesi, nükleer güvenlik kültürü, nükleere has sistemler, özel imalat teknikleri, sertifikasyon, insan kaynakları ve ehliyet yaklaşımları, tasarım, mühendislik, test, bakım ve işletme alanlarında kazanılan yetkinliklerin diğer projelere ve yerli sanayiye taşınıp taşınamayacağıdır.
Bu ayrımı somutlaştırmak için bazı örnekler aşağıda listelenmektedir:Bir Türk kuruluşunun yalnızca belirli bir işi yapması ile güvenliğin üretim hedeflerinin önünde tutulduğu, uygunsuzlukların gizlenmeden raporlandığı, çalışanların gerektiğinde işi durdurabildiği ve kararların güvenlik gerekçeleriyle izlenebildiği bir çalışma kültürünü kazanması aynı şey değildir. İkinci durum, projeden daha kalıcı bir nükleer güvenlik kültürü kazanıldığını gösterebilir.
Bir firmanın santral için genel amaçlı elektrik, mekanik veya inşaat hizmeti vermesi ile nükleer güvenlik açısından sınıflandırılmış bir sistem veya ekipmanın tasarım, imalat, montaj, test ve kabul gerekliliklerini öğrenmesi arasında önemli bir fark vardır. Güvenlik açısından önemli sistemlerde bağımsızlık, güvenilirlik, izlenebilirlik ve doğrulama gerekliliklerinin yönetilebilmesi, daha ileri bir nükleer yetkinlik düzeyidir.
Bir ürünün kaliteli olması ile ürünün nükleer kalite güvencesi sistemi altında üretilmesi farklı kavramlardır. Malzeme sertifikalarının izlenebilirliği, üretim prosedürlerinin kontrolü, kaynakçı ve kaynak prosedürlerinin yeterlilikleri, tahribatsız muayeneler, ölçüm ve test kayıtları, uygunsuzlukların yönetimi ve düzeltici faaliyetlerin doğrulanması gibi süreçlerin bağımsız olarak uygulanabilmesi önemli bir kazanımdır.
Bir mühendis veya teknisyenin nükleer santralde çalışması, tek başına nükleer uzmanlık kazandığı anlamına gelmez. Sistematik eğitim, sınav, yetkilendirme, görev yeterliliğinin değerlendirilmesi, periyodik yenileme ve görev sırasında performansın izlenmesi gibi uygulamaların Türkiye'deki kurumlar tarafından kalıcı biçimde uygulanabilmesi çok daha önemli bir kazanımdır.
Bir ekipmanın başka bir ülkeden alınması ile Türkiye'deki mühendislerin o ekipmanın tasarım gereklerini anlayabilmesi, güvenlik sınıfını belirleyebilmesi, tasarım hesaplarını yapabilmesi, tasarım değişikliklerini yönetebilmesi ve tasarımın doğrulanmasına katılabilmesi aynı şey değildir. İkinci durumda oluşan mühendislik yetkinliği, sonraki nükleer projelere aktarılabilecek daha kalıcı bir teknoloji kazanımıdır.
Santral işletmesinde bakım yalnızca arızalanan ekipmanın değiştirilmesi değildir. Güvenlik açısından önemli ekipmanların periyodik testleri, bakım programları, durum izleme, yedek parça yönetimi, yaşlanma etkilerinin değerlendirilmesi, bakım sonrası testler ve kayıtların izlenebilirliği uzun dönemli nükleer işletme yetkinliğinin parçalarıdır. Bu kabiliyetlerin Türkiye'de bağımsız olarak sürdürülebilmesi önemli bir teknoloji kazanımı oluşturabilir.
Bu örnekler, yerli tedarik ile teknoloji transferi arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Türkiye'deki bir şirketin Akkuyu için ürün veya hizmet sağlaması önemli bir ekonomik ve sanayi katkısıdır; ancak daha ileri bir kazanım, bu şirketin aynı zamanda nükleer kalite gerekliliklerini uygulayabilmesi, güvenlik kültürünü benimsemesi, gerekli personel yetkinliklerini oluşturması ve kazandığı bilgi ve deneyimi başka nükleer projelerde bağımsız olarak kullanabilmesidir.
Bu nedenle Akkuyu'nun Türkiye açısından teknoloji ve sanayi kazanımını değerlendirmek için yalnızca “ne kadar yerli üretim yapıldı?” sorusu yeterli değildir. Daha önemli sorular; “hangi nükleer yetkinlikler Türkiye'de oluştu?”, “hangi yetkinlikler proje sonrasında Türkiye'de kalacak?” ve “bu yetkinlikler sonraki nükleer projelerde bağımsız olarak kullanılabilecek mi?” sorularıdır.
Rusya'da eğitim alan Türk mühendislerin Akkuyu'da istihdam edilmesi önemli bir insan kaynağı deneyimi oluşturmuştur. Ancak uzun vadeli kazanım, bu deneyimin yalnızca Akkuyu'da değil; düzenleyici kurumlarda, mühendislik kuruluşlarında, yerli tedarik zincirinde ve sonraki nükleer projelerde kullanılabilmesiyle ortaya çıkacaktır.
Bir nükleer projeyi değerlendirmede yalnızca kaç uygunsuzluk bulunduğu değil; uygunsuzlukların nasıl tespit edildiği, sınıflandırıldığı, düzeltildiği ve bağımsız olarak doğrulandığı önemlidir. Akkuyu'da kamuya açık teknik verilerin Olkiluoto 3 ve Flamanville 3 kadar ayrıntılı olmaması, gelecekte teknik kayıtların daha fazla erişilebilir olmasının proje performansının bağımsız değerlendirilmesini kolaylaştıracağını göstermektedir.
Dört ünitenin aynı sahada inşa edilmesi, ilk üniteden edinilen deneyimin sonraki ünitelere aktarılması için önemli bir fırsattır. Bunun gerçekleşmesi için lessons learned, uygunsuzluk yönetimi, tasarım değişiklikleri ve kalite kayıtları sistematik biçimde yönetilmelidir. Aksi halde aynı sorunların farklı ünitelerde tekrarlanması riski ortaya çıkabilir.
Temel ders: Akkuyu deneyimi, büyük bir nükleer projenin yalnızca reaktör teknolojisinden ibaret olmadığını göstermektedir. Takvim, tedarik zinciri, finansman, yüklenici yapısı, kalite güvencesi, insan kaynağı, lisanslama, mülkiyet ve şeffaflık birlikte yönetilmelidir. Ancak projenin nihai performansı, uzun dönemli işletme sonuçları ortaya çıkmadan kesin olarak değerlendirilemez.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali, Türkiye'nin nükleer enerji programında önemli bir dönüm noktasıdır; ancak projenin önemini, nihai başarısıyla aynı kavram olarak değerlendirmemek gerekir. Akkuyu; teknik özelliklerinin yanında BOO modeli, Rusya merkezli mülkiyet ve finansman yapısı, uzun dönemli elektrik alım düzenlemesi, tedarik zinciri ve jeopolitik bağımlılıkları nedeniyle farklı bir proje modelidir.
2026 itibarıyla birinci ünitede işletmeye alma süreci devam etmektedir. 2026 yılı sonuna kadar ilk elektriğin üretilmesi ve dört ünitenin 2028 yılı sonuna kadar devreye alınması açıklanmış hedeflerdir; henüz gerçekleşmiş sonuçlar değildir. Bu nedenle santralın Türkiye elektrik sistemine sağlayacağı nihai katkı, ünitelerin gerçek işletme performansı ortaya çıktığında daha sağlıklı değerlendirilebilecektir.
Ekonomik açıdan da başlangıçtaki proje büyüklüğü, sonraki maliyet tahminleri ve yeni finansman tutarları birbirinden ayrılmalıdır. Aynı şekilde, anlaşmadaki Rus tarafı için en az %51 sahiplik şartı ile bugün proje şirketindeki %100 Rus sermayesi aynı bilgi değildir: ilki anlaşmanın izin verdiği asgari Rus payını, ikincisi ise mevcut fiilî sahiplik durumunu ifade eder. Kalan %49'luk payın dış yatırımcılara açılabilmesine rağmen bugüne kadar böyle bir ortaklık gerçekleşmemiştir.
Sonuç olarak Akkuyu'nun değerlendirilmesinde en sağlıklı yaklaşım, projeyi peşinen başarılı veya başarısız ilan etmek yerine; güvenlik, işletme güvenilirliği, ekonomik performans, tedarik sürekliliği, insan kaynağı, yerli sanayi yetkinliği, düzenleyici uyum ve şeffaflık açısından uzun dönemli sonuçlarını izlemektir. Projenin gerçek bilançosu, yalnızca ilk elektriğin üretilmesiyle değil, yıllar sürecek işletme deneyimiyle ortaya çıkacaktır.
Genel sonuç: Akkuyu, Türkiye'nin nükleer enerji tarihinde çok önemli bir deneyimdir. Ancak önemli olmak ile başarılı olmak aynı şey değildir. 2026 itibarıyla proje için hem somut kazanımlar hem de önemli risk ve belirsizlikler bulunmaktadır. Nihai değerlendirme, dört ünitenin işletmeye alınması ve uzun dönemli işletme sonuçlarının görülmesiyle yapılmalıdır.
Bu sayfa Eylül 2026 itibarıyla güncellenmiştir. Projenin tarihsel gelişimine ilişkin bilgiler başta Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olmak üzere, ilgili kamu kurumlarının açıklamaları ve proje kaynakları üzerinden değerlendirilmiştir. Güncel durumun belirlenmesinde ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) ve proje şirketinin açıklamaları birlikte dikkate alınmıştır.
Projeye ilişkin bazı konularda farklı tarihlerde farklı hedefler ve farklı maliyet rakamları açıklanmıştır. Bu nedenle sayfada gerçekleşmiş sonuçlar ile hedeflenen tarihler birbirinden ayrılmış, maliyet değerlendirmelerinde ise yatırım maliyeti, proje değeri ve finansman tutarlarının aynı kavramlar olmadığı özellikle gözetilmiştir. Farklı yıllarda açıklanan rakamlar, kapsam ve fiyat yılı gibi farklılıklar dikkate alınmadan doğrudan karşılaştırılmamıştır.
2026 yılına ilişkin değerlendirmede özellikle birinci ünitenin işletmeye alma süreci, temsili yakıt yükleme provası, soğuk ve sıcak test aşamaları ile diğer ünitelerin lisanslama ve inşaat durumları dikkate alınmıştır. Birinci üniteden 2026 yılı sonuna kadar ilk elektriğin üretilmesi ve dört ünitenin 2028 yılı sonuna kadar devreye alınması ise gerçekleşmiş sonuçlar değil, açıklanmış proje hedefleri olarak değerlendirilmiştir.
Mülkiyet yapısında, 2010 Hükümetlerarası Anlaşması proje şirketindeki Rus payının proje süresince en az %51 olmasını öngörürken, güncel OECD/NEA ve IAEA/Türkiye kaynakları proje şirketinin mevcut durumda %100 Rosatom grubu sahipliğinde olduğunu belirtmektedir. Bu iki bilgi birlikte değerlendirilmiştir.
Kaynak kullanımı: Bu sayfadaki değerlendirmelerde açıklanan resmi bilgiler ile doğrulanabilir proje verileri esas alınmıştır. Kamuya açık bilgilerin yetersiz olduğu konularda kesin sonuçlara ulaşılmamış; bilinen, doğrulanabilen ve henüz belirsiz olan bilgiler birbirinden ayrılmıştır. Özellikle maliyet, gecikme, kalite ve proje yönetimi gibi konularda tek bir kaynağın açıklaması kesin sonuç olarak kabul edilmemiş, mümkün olduğunda farklı kaynaklarla karşılaştırma yapılmıştır.